Kur’an’ın Rahmân’ı Zikretme Metodu Yazar: Prof. Dr. Adab Mahmud el-Hamş Çeviren: Prof. Dr.. Muhammed Said Mustafa Araki Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla Araştırmanın Özeti Hamd, kulları kendisine itaat için yaratan, bütün mahlûkata nimetleriyle lütufta bulunan ve onları rahmetiyle kuşatan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Muhammed’e ve onun temiz ehl-i beytine olsun. Allah, onun eşlerinden, ashâbından ve ümmetinden razı olsun. İmdi: Şüphesiz Allah Teâlâ, hak ilâhtır; göklerin ve yerin kayyûmudur. O’ndan başka herkes ve her şey, Rabbanî bir hikmet gereği yaratılmış, kulluk altında bulunan, O’nun tarafından terbiye edilen bir kuldur. O hikmeti, azamet sahibi Allah dilemiştir. (O, yaptıklarından sorgulanmaz; fakat onlar sorgulanacaklardır.) [Enbiyâ, 23] Bu araştırmanın en belirgin unsurları, bir mukaddimede özetlenmektedir. Bu mukaddimede, hayatın bütün alanlarında Kur’anî metodun keşfedilmesinin gerekliliğinden bahsettim; bu keşif, geçmiştekilerin ilmî ve ruhî tecrübelerini taklit etmekle sınırlı kalmaksızın, sürekli yenilenen bir keşif olmalıdır. Orada şunu açıkladım: Kur’an-ı Kerim’in ruhî yükseliş konusundaki metodu, en yüce metottur; bu metotla Allah’a yönelen sâlik, [Nisâ, 69] âyetinde geçen “Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle” ünsiyet kurmaktan, onları örnek ve rehber edinip onlarla iftihar etmekten başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Bu mukaddimenin ardından iki mesele (matlab) gelmektedir: Birinci Mesele: Kur’an’ın Zikir Metodunun Alâmetleri. Bunun altında üç alt başlık (fer‘) vardır: Birinci alt başlık, Kur’an’da zikir kavramını ele almaktadır. Orada, zikir kavramının kalbî uyanıklık, ruhî huzur ve kudsî nurları müşahede ile ilgili her şeyi kapsadığını açıkladım. Ayrıca çok çeşitli ve sayısız dil zikirlerini de kapsar. İkinci alt başlık, metodu üç ana alâmete indirgediğim metodun özelliklerini açıklamayı ele almaktadır: Birinci Alâmet: Beden organlarının amelleri. İkinci Alâmet: Kalbin amelleri. Üçüncü Alâmet: Dilin amelleri. • Temizlik, namaz, oruç, zekât, hac, halvet (inziva) ve Allah yolunda cihadın hepsini, Allah Teâlâ’nın zikrinin tecelli ettiği beden organlarının amellerinden kıldım. • İkinci Alâmet’te açıkladım ki: Kalp, mükellefiyet aklının, ilmin, kesb ve cezaî sorumluluğun merkezidir. Aynı zamanda imanın, küfrün veya nifakın da merkezidir! Ve onun en belirgin amellerinin tefekkür, teemmül, ilim, tat (zevk), keşif, feth, müşahede ve urûc olduğunu; tasavvufî amelin de onun etrafında döndüğünü beyan ettim. • Üçüncü Alâmet’te dilin amellerini takip ettim. O kadar çoktular ki, onları birbirine yakın gruplara ayırmak zorunda kaldım: Dilin ferdî kullukla ilgili amellerini bir kısımda ele aldım. Sosyal dil amelini bir kısımda ele aldım. Sonra dilin Allah’a davet ve O’nun yolunda cihad ile ilgili amellerini bir kısımda ele aldım. Bu taksimden sonra, Nebî (s.a.v.)’den rivayet edilen şu sözün kapsamlı bir anlayışına ulaştım: “(Âdemoğlu sabahladığında, bütün organlar dile hitap ederek derler ki: Bizim hakkımızda Allah’tan kork! Çünkü biz ancak senin sayende ayakta duruyoruz. Eğer sen doğru olursan, biz de doğru oluruz; eğer sen eğrilirsen, biz de eğriliriz.)” (1) Üçüncü alt başlık, zikirlerin çeşitliliği meselesini ele almaktadır: Tehlîl, tekbîr, istiğfâr, tesbîh, hamd, şükür, darâat (yalvarış), necvâ (fısıltı), ibtihâl (niyaz), dua, tevessül ve istigâse. Bunların gizli ve açık, hafî ve cehrî olmayan (yani sesi yükseltmeden) eda ediliş şekilleri. Sabah akşam, gecenin saatleri ve gündüzün uçları arasındaki zamanlaması. Ve Kur’an-ı Kerim’in bunları, yüce, dengeli ve Rabbanî bir kişilik inşa etmede kullanması! İkinci Mesele ise şu başlığı taşımaktadır: Kur’an-ı Kerim’de Zikirle Muhatap Olanlara Yönelik Yönlendirmeler. Bu da üç alt başlık içermektedir. Bunlarda Kur’an-ı Kerim’in metodunu, aşağıdan yukarıya doğru bir yükseliş tarzıyla takip etmeyi uygun gördüm; şöyle ki: ________________________________________ (1) Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) merfû olarak rivayet edilmiştir; Ahmed, Bâkî Müsnedü’l-Müksirîn’de (11472) ve Tirmizî, Zühd kitabında, “Dili Korumak” babında (2407) tahric etmiştir. Hadisin mevkuf ve merfû oluşu konusundaki ihtilafı zikretmişIV ve mevkuf olma ihtimalini tercih etmiştir. Ben derim ki: Ancak hadisin senedinde bir başka illet daha vardır ki o da Kûfeli Ebû’s-Sahbâ’nın meçhul olmasıdır. Ben bu zayıf hadisi, dilin korunması konusundaki sahih hadisler yerine, anlamının insan hayatının gidişatında dilin büyük önemine uygun düşmesi sebebiyle tercih ettim. Birinci Alt Başlık: Mü’minlere, yani Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tâbi olanlara hitap edilen zikirler. Bu zikirlerin kapsamlılığını, çeşitliliğini ve ibadet eden zâkirlerin bütün tabakaları arasında -ki onlardan peygamberler ve melekler ile onların altındakiler de vardır- ortak oluşunu açıkladım; ayrıntılar için Birinci Mesele’nin Üçüncü Alt Başlığı’na atıfta bulundum. İkinci Alt Başlık: Peygamberlere ve resullere -Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun- hitap edilen zikirler. Bir peygambere hitap edilen veya ondan sâdır olan her zikri topladım ve onu Kur’an’ın zikir metodunun özüne dâhil ettim; çünkü Allah’ın onların ibadet ve zikirlerinden çeşitli türlerini ölümsüzleştirmesi, Allah Teâlâ’ya sevimlidir ve bir yönüyle nebevî nur, diğer yönüyle masum tecrübe sebebiyle yüce terbiyevî neticenin muhtevasıdır. Üçüncü Alt Başlık: Nebî’ye (s.a.v.) hitap edilen veya yalnızca ondan sâdır olan ve Kur’an-ı Kerim’in ölümsüzleştirdiği zikirler. Bu zikir ve evrâdı takip ettiğimde şu göründü: Bunlar, Nebî’nin (s.a.v.) üzerine bina ettiği kapsamlı kulluk metodunun temelidir. İslâm âlimlerinin rabbânîleri bunları müstakil kitaplarda toplamış ve “Amelü’l-yevm ve’l-leyle” (Gündüz ve Gecenin Ameli) adıyla işaretlemişlerdir. İmam Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref en-Nevevî (ö. 676/1277) bunların özünü meşhur (el-Ezkâr) kitabında toplamıştır. O kitabı Allah Teâlâ’nın bana ikram ettiği, yanımda bir grup değerli kardeşimin bulunduğu bir sırada tahkik ettim, hadislerini tahric ettim ve dört aslî bölümde inceledim; hâlâ basılmayı beklemektedir. Allah bunu lütfuyla kolaylaştırsın. Bu meselelerin tamamında, şu veya bu zikre has en ince terbiyevî mânaları aydınlatmaya çalıştım; Kur’an metnini zorlama yorumlarla konuşturmaktan ve onu önceden belirlenmiş bir arzuya uydurmaktan uzak durdum. Bu veciz araştırma, birtakım neticeler ortaya çıkardı; en önemli noktalarını aşağıda kaydetmeyi uygun gördüm: 1- İnsan, mahlûkatın en şereflisi ve Allah Teâlâ katında en kerim olanıdır; çünkü bütün ilâhî şeriatların sahibi olan resulleri ondan çıkmıştır; onlar, Allah Teâlâ’nın indirdiği risaletlerdeki metodunu tatbik eden terbiyeciler olarak bulunmuşlardır. Diğer bütün mahlûkat ise, bu varlık sahasındaki vazifesinde ona yardımcılar olarak sayılabilir. 2- Makamın yüceliğiyle şereflendirme ile ibadet yükümlülüklerinin artması arasında açık bir nispet vardır. Buna göre her ilâve şereflendirme, daha büyük bir yükümlülüğü gerektirir; zira Allah Teâlâ ile yarattıklarından hiçbiri arasında nesep bağı yoktur! Şüphesiz Resûl Muhammed (s.a.v.) en büyük âbid, ümmetin âlimleri ve fukahası için rabbânîlik yolunda hepsinin üzerine vacip olan örnektir! 3- Kur’anî evrâd ve zikirler, ümmeti tezkiye için birleşik bir metot üzerinde toplayan ortak payda olmalıdır. Metodun birliği, tasavvufî tarikatlar arasındaki ihtilaf ve ayrılık meselelerini azaltıcı mahiyettedir! Nebî’den (s.a.v.) sahih olarak nakledilen zikirler, Kur’an’ın Allah Teâlâ’yı zikretme metodunun tatbikatıdır. Ondan sahih olarak gelenler, bir yönüyle sevabı kapsar, diğer yönüyle kulluk mertebelerinde tezkiye ve yükselişi gerçekleştirir, üçüncü yönüyle de ihtilaf edenlerin görüşlerini yakınlaştırmaya yardımcı olur! Sözümü, bence önemli olan bazı tavsiyelerle bitiriyorum: Birincisi: Katılımcı efendilere, en belirgin alâmetlerine işaret ettiğim ve Nebî’den (s.a.v.) sahih olarak gelenler çerçevesinde tatbik edilen Kur’anî metotla kayıtlı ilmî tasavvufu benimsemelerini tavsiye ediyorum. Çünkü bu, bu büyük dine nispet edilmesi doğru olan İslâm tasavvufudur. Allah’ın Kitabı’na ve Resûlü’nün sünnetine muhalif olan her şey İslâm tasavvufundan değildir. Sâlihlerden birine nispet edilen yanlış bir fikri tartışmakta ve dinin onun hakkındaki hükmünü öğrenmekte bir sakınca yoktur; ancak kendisine nispet edilen kişiye karşı son derece edepli olmak gerekir. Çünkü yanlış bir fikri tartışmak başka bir şeydir, o fikrin nispet edildiği kişi hakkında hüküm vermek yine başka bir şeydir. İkincisi: Katılımcı efendilere, ümmette rabbânîliği -ilim, amel ve hâl olarak- ihya etmenin gerekliliğini tavsiye ediyorum. Bu, imkânsız bir iş değildir; samimi niyetler bulunur ve hayırlı gayretler birleşirse gerçekleşir. Bu gayretler de inşallah boldur. Üçüncüsü: Katılımcı efendilere, büyük Müslüman tasavvuf âlimlerinden oluşan ilmî bir encümen kurmalarını tavsiye ediyorum. En belirgin vazifeleri arasında, genel olarak İslâm düşüncesi kitaplarını, özel olarak da tasavvuf kitaplarını gözden geçirmek olsun; amaç, onlardaki pek çok güzel unsuru, güzelliklerini bozan ve samimileri onlardan istifade etmekten uzaklaştıran bulanıklıktan arındırarak çıkarmaktır. Ayrıca bu kitaplar sebebiyle tasavvuf yolundan alıkoyan muhaliflerin istismarına da engel olunmalıdır. Dördüncüsü: Katılımcı efendilere, tasavvufî çalışmaların ince bir ihtisas dalı hükmünde olduğu kapsamlı bir İslâm üniversitesi kurma çalışmasını tavsiye ediyorum. Saddam Üniversitesi İslâm İlimleri Fakültesi’nin, İslâm tasavvufu için bir bölüm açmaya başlaması ne kadar da yerinde olur! Bu bölüm için, diğer bütün itibarlardan önce, ehliyet, takva ve sülûk sahibi öğretim üyeleri seçilmelidir. Beşincisi: Katılımcı efendilere, tasavvufî medya faaliyetlerine önem vermelerini tavsiye ediyorum: Haftalık bir tasavvuf gazetesi, aylık bir dergi ve büyük muallak meseleleri ele alan, tasavvufî araştırma ve ihtisas çalışmalarına hasredilmiş hakemli bir üç aylık dergi çıkarılması gibi. Bu yayınların kadroları münhasıran sülûk sahibi tasavvuf âlimlerinden oluşmalıdır. Altıncısı: Katılımcı efendilerin, tasavvufî tarikat şeyhlerine genel bir yönlendirme yayınlamasını tavsiye ediyorum: Dinî irşada önem vermeleri, müritlere şer’î ilimleri öğrenmeleri ve öğretmeleri gerekir. Bu, onlara sahih şer’î sülûkta yardımcı olur ve fıkıh öğrenen müridin, diğer müritlere nispetle kat ettiği zamanı kısaltır. Bütün tasavvufî tarikatlar, fukahanın itiraz etmediği lafız ve ibareleri benimsemelidir; çünkü âlimler arasında ittifak edilen husus şudur: Bir lafız, biri bâtıl olmak üzere iki mâna ihtimalini taşıyorsa, yasaklığı öne almak ve Allah Teâlâ’nın dininde ihtiyatlı davranmak için o lafzı tamamen terk etmek gerekir. Bu yüce tarikatlar, zikir meclislerinin heyetlerini yenilemeyi ve bu zamanın insanlarının kabul etmekte zorlandığı birçok geleneksel görünümü yeniden gözden geçirmeyi amaç edinmelidir. Allah Teâlâ hepimizin irşadının velisidir. Bu böyledir; Allah Teâlâ Efendimiz Muhammed’e, onun âline ve ashâbına salât ve selâm etsin. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Araştırmanın Ön Sözü Hamd, kalplerin huzurunu zikriyle sağlayan (2) ve itaatinde sadık olanlara hamd ve şükürlerinin karşılığını fazlasıyla vaad eden (3) Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, kullarından seçtiği (4), peygamberlerinden seçip aldığı (5) ve onları insanlara örnek ve rehber kıldığı (6) -bu dipnot yazılmış ancak yeri belirlenmemiştir- ve sonuncularını Muhammed (s.a.v.) kıldığı, O’nu beşerî kemalin meşalesi yaptığı ve Kitabı’nda onun güzel edebini ve yüce ahlakını övdüğü (7) zata olsun. Hamd, evvelde ve âhirde Allah’a mahsustur; lütuf ve ihsan O’na aittir; bizi bu hayırlı ve rahmete mazhar ümmetten kıldığı için (8). İmdi: İnsanın bu yeryüzü üzerindeki yolculuğu, ilâhî irade onu yaratmaya, yükümlü kılmaya ve yeryüzünde halife yapmaya yöneldiğinde başlamıştır (9). Allah Teâlâ, bu insanı, onu kendisine halife yapmak istediği yerin cinsinden yaratmayı dilemiştir; ta ki aralarında unsur bakımından bir ihtilaf olmasın (10), içindeki hayırlardan istifade etsin, böylece varlığını ve ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (2) Ra’d sûresi, 28. (3) İbrahim sûresi, 7. (4) Neml sûresi, 59; ayrıca bkz. Bakara, 132; Âl-i İmrân, 33. (5) En’âm sûresi, 89; ayrıca bkz. Ankebût, 27; Câsiye, 16; Hadîd, 26; Âl-i İmrân, 179. (6) Ahzâb sûresi, 21; ayrıca bkz. Mümtehine, 4, 6; En’âm, 90. (7) Ahzâb sûresi, 40; ayrıca bkz. Sebe’, 28; Fâtır, 23-24. (8) Ahzâb sûresi, 46; Kalem sûresi, 4. (9) Âl-i İmrân sûresi, 110. (10) Sırasıyla bkz. Nisâ, 1; En’âm, 98; A’râf, 189; Hicr, 26; Hac, 5; Mü’minûn, 12-14; Furkân, 54; Fâtır, 11. Yükümlülük hakkında bkz. Zâriyât, 56; Ahzâb, 72. Halifelik hakkında bkz. Bakara, 30-34; Yûnus, 14. hayatının devamını güvence altına alsın (11), neslinin çoğalmasıyla varlığını korusun (12) - Allah Teâlâ’nın ilminde malum bir gayeye ve sınırlı bir süreye kadar (13). İnsanın varlığının ilk anlarından itibaren şu bilinmiştir: Onun bu dünya hayatındaki vazifesi üç kısımda özetlenir: • Birincisi: Bu yeryüzünü imar etmek ve kaynaklarını, kendisi için belirlenen gayeye kadar beşerî varlığı gerçekleştirmek üzere kullanmak (14). • İkincisi: Bu yeryüzünün işlerini düzenlemek ve orada bulunanları Allah Teâlâ’nın metodu ve şeriatıyla yükümlü kılmak (15). • Üçüncüsü: Tevhid, teşrî, hâkimiyet ve sülûk yönlerinden Allah Teâlâ’ya ibadet etmek (16). Allah Teâlâ’ya ibadet, fert ve toplum düzeyinde insanın amellerinin her dalını kapsayan şümullü bir metottur (17). Ancak araştırmamızın konusu, hayırlı tesiri topluma da yayılan ferdî insan ameliyle ilgilidir. Bununla birlikte, ferdî ibadet amelini en belirgin yönleriyle şu iki âyet-i kerimede özetlemek mümkündür: ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــتــــــــــــــــــــــــــــ (11) Mü’minûn sûresi, 12-14; Zümer, 6; Tâhâ, 55. (12) Bakara sûresi, 16; Ra’d, 2-4; İbrahim, 32-33; Nahl, 5-16, 79-81; Mü’minûn, 18-22; Ankebût, 61-63; Câsiye, 12-13; Rahmân, 10-12. (13) Tâhâ sûresi, 120; Enbiyâ, 34; Şuarâ, 129; Hümeze, 3. (14) En’âm sûresi, 2, 60; Hûd, 104; Ra’d, 2, 38; İbrahim, 10; Nahl, 61; Rûm, 8; Fâtır, 13, 45; Ahkâf, 3. (15) Hûd sûresi, 61; Rûm, 9; Fâtır, 37. (16) Şûrâ sûresi, 13; Mâide, 48; Câsiye, 18; Mâide, 44, 45, 47, 48, 49; Sâd, 26; Nisâ, 65; En’âm, 57. (17) Yukarıdakiler ve Bakara, 186; İbrahim, 31; İsrâ, 53; Zümer, 53; ve birçok yerde ki ayrıntısı gelecektir: Kâf, 18; Nisâ, 40; Yûnus, 61; Sebe’, 3, 22; Zilzâl, 7-8. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Kim bir iyilik getirirse, ona daha iyisi vardır; onlar o gün korkudan emin olanlardır. Kim bir kötülük getirirse, yüzleri ateşe sürülür. ‘Yaptıklarınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılacaksınız?’ (denir). De ki: ‘Ben ancak, şu şehri (Mekke’yi) haram kılan ve her şey kendisine ait olan bu şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla da emrolundum.’ ‘Kur’an okuyasın diye.’ Kim hidayete ererse, kendi nefsi için erer. Kim saparsa, de ki: ‘Ben ancak uyarıcılardanım.’ De ki: ‘Hamd Allah’a mahsustur. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.’” [Neml, 89-93] Ve O’nun şu yüce sözü: “Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı kıl. Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.” [Ankebût, 45] Nebî (s.a.v.), Neml sûresinde görüldüğü üzere, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmekle, O’nun emrine ve yasağına teslim olmakla ve Kur’an’ı, kendi yükselişini ve halkı Allah Teâlâ’ya hidayetini amaçlayarak okumakla emrolunmuştur. Onlardan kim hidayete ererse, işittiğinden faydalanmış, fikri ve ruhu yükselmiştir. Ankebût sûresine gelince, orada bu mutlak emir kayıtlanmış ve kulluk mertebelerinde yükselişin en büyük üç kısmında sınırlandırılmıştır: • Kur’an-ı Kerim’i okumak: Rabbanî ilimlerinden faydalanmak, amaçlanan yönlendirmelerine bağlanmak, müşahede edilen nurlarından istifade etmek ve büyüleyici, dokunaklı beyanından ruhî haz almak için! • Farz ve nâfile namazı kılmak: Çünkü namazı esaslarına ve şartlarına uygun olarak kılmak, korku, murakabe ve müşahedeye götürür; namaz da hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar; bunlardan uzak durmak şeriatın en büyük maksatlarındandır! • Ve Allah Teâlâ’yı zikretmek -bu mutlaklıkla- ruhî tesir bakımından Kur’an-ı Kerim okumaktan ve namazdan daha büyüktür. Gerçi namaz da zikirdir, Kur’an okumak da zikirdir; bu, birçok sebebe dayanmaktadır ki en önemlilerini bu araştırmanın satır aralarında ortaya koyacağım! (18) Bu araştırmamın en belirgin unsurları, insan hayatının alanlarında Kur’an metodunun keşfedilmesinin gerekliliğini açıklayan bir mukaddime ile iki meselede özetlenmektedir: Birinci mesele, Kur’an’ın zikir metodunun alâmetlerini üç alt başlıkta açıklar; bunlar yerlerinde gelecektir. İkinci mesele ise Kur’an-ı Kerim’de zikirle muhatap olanların tatbikatlarını yine üç alt başlıkta açıklar; bunlarda Kur’an-ı Kerim’in metodunu, aşağıdan yukarıya doğru bir yükseliş tarzıyla takip etmeyi uygun gördüm; inşallah Teâlâ yerinde gelecektir. Bu iki meselenin bütün alt başlıklarında, şu veya bu zikre has en ince terbiyevî mânaları aydınlatacağım; Kur’an metnini zorlama yorumlarla konuşturmaktan ve onu önceden belirlenmiş bir arzuya uydurmaktan uzak durarak. Sözümü, bu veciz araştırmanın ortaya çıkardığı en önemli noktaları, en belirgin genel ilmî tavsiyeleri ve özellikle İslâm tasavvufunu ilgilendiren tavsiyeleri zikrederek bitiriyorum. Azîz ve Halîm olan Allah’tan, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışlamasını, bizi Resûlullah’ın (s.a.v.) güzel tâbiyetine muvaffak kılmasını -zâhirî donukluktan ve açık savrulmadan uzak olarak- ve tasavvuf ehlinde âlim ve âmil kimseleri çoğaltmasını diliyorum. Çünkü ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (18) Mü’minûn sûresi, 71; Sâd, 1, 87; Zuhruf, 44; Kalem, 52; Tekvîr, 27; Şerh, 4. ihsan makamı, İslâm makamından ve iman makamından daha yücedir; her iki makam da ancak faydalı ilim ve sâlih amel ile gerçekleşir! Zikrin nurlarından esintilerle aydınlanıp sarhoş olan ve bundan dolayı en yüce makamda karar kıldığını zanneden bir âbid zâkirin, ihsan makamına göz dikmemesi gerekir! Ne kadar da uzak, ne kadar da uzak! Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Kaleme alan Adab Mahmud el-Hamş el-Hüseynî el-Hamevî Mukaddime: İnsan Hayatının Alanlarında Kur’an Metodunun Keşfedilmesinin Gerekliliği Allah Teâlâ’nın bazı kullarına lütfettiği muvaffakiyetlerden biri de, onların alet ilimlerini (ulûm-ı âliye) kullanarak Allah Teâlâ’nın kelimelerini güzelce anlama ve delaletlerini ilham edinme kabiliyetidir; öyle ki bu, hayatın bütün alanlarında Kur’an metodunun keşfedilmesinde, geçmiştekilerin ilmî ve ruhî tecrübelerini taklit etmekle sınırlı kalmaksızın, sürekli yenilenen bir keşif olsun. Çünkü Müslümanlardan hiçbirinin cahil olmadığı hususlardan biri şudur: Allah Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmuştur: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” [Mâide, 3] Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” [En’âm, 38] Bu açık beyanın gereği, Kur’an-ı Kerim’in metodunu, Allah Teâlâ’nın kâinattaki ve insan hayatındaki sünnetlerini (kanunlarını) tespit etmede izlerken yardımcı olacak alâmetlerin varlığıdır. Bu da beraberinde, dünya hayatının ve yüce ahiret hayatının işlerinde Kur’anî yönlendirmelerden istifade etmenin gerekliliğini getirir! Aksi halde, insanların hayatlarında ve geçimlerinde Allah’ın güzel isimlerini (esmâ-i hüsnâ) ve onların dallanmış bağlantılarını bilmenin gerekliliğine işaret eden pek çok Kur’an âyeti ve Allah Teâlâ’nın nefislerdeki ve ufuklardaki eserlerini tefekkür etmeye davet eden âyetler niçin gelmiştir?! Kur’an-ı Kerim’in zikir konusundaki metodunu tespit etmek için, araştırmacının şunları yapması gerekir: Önce Kur’an-ı Kerim’in (zikir) kelimesini kullanımındaki delaletleri bilmek, sonra bu manaların hepsinin birbiriyle bağlantısını takip ederek zikrin hakikatine ulaşmak, sonra bu metodun geçim hayatının işlerindeki alt dallarını izlemek, sonra da ihsan dairesinin makamlarına yükselmeye has zikir metodunun dallanmalarını tespit etmek! Kur’an-ı Kerim’i okuyan herkes için açıktır ki, özel zikrin birçok tezahürü vardır; bunların en belirginleri genel yönlendirmelerde ve Allah’a yakın kullarından seçilmiş seçkinlerin tatbikatlarında tecelli eder! Tehlîl zikirdir, tekbîr zikirdir, Allah Teâlâ’ya hamd zikirdir, dua zikirdir, istiğfar zikirdir, tesbîh zikirdir, tazarru (yalvarış) zikirdir, farz ve nâfile namaz zikirdir, münâcât zikirdir, Kur’an-ı Kerim tilâveti zikirdir, Nebî’ye (s.a.v.) salât zikirdir, tefekkür zikirdir, tedebbür zikirdir, taakkul (akletme) zikirdir, öğrenme zikirdir ve öğretme zikirdir! Kur’an-ı Kerim bize, “Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle birlikte olanlar... Ne güzel arkadaştır onlar.” [Nisâ, 69] âyetinde geçenlerin ihsan dairesindeki kıyamını (durumunu) haber vermiştir. Onların tecrübeleri, zikir metodunu ve onun tatbikini temsil eder; bu da âlemlerin Rabbi olan Allah’a kulluk mertebelerindeki yüce örnekleri hatırlatmak içindir. Yukarıdakilere dayanarak, Kur’an’ın Allah Teâlâ’yı zikretme metodunun özet unsurlarını bir meselede, bu metotla yükümlü olanların yönlendirmelerini ise başka bir meselede ele almayı uygun gördüm; ta ki şu açıklığa kavuşsun: Kur’an-ı Kerim’in ruhî yükseliş konusundaki metodu, en yüce metottur; bu metotla Allah’a yönelen sâlik, yüce iman kervanının tecrübeleriyle ünsiyet kurmaktan, onları örnek ve rehber edinip onlarla teselli bulmaktan başka bir şeye ihtiyaç duymaz! Birinci Mesele Kur’an’ın Zikir Metodunun Alâmetleri Bu mesele üç alt başlık içermektedir: Birincisi: Kur’an-ı Kerim’de Zikir Kavramı; İkincisi: Kur’an-ı Kerim’in Zikir Metodunun Alâmetleri; Üçüncüsü: Özel Anlamıyla Zikirlerin Çeşitliliği ve Bunların Islah, Tezkiye, İmanî ve Ruhî Yükseliş Sürecinde Kullanılması. Birinci Alt Başlık: Kur’an-ı Kerim’de Zikir Kavramı Araştırmacılar nezdinde bilinen bir husustur ki, Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kelimenin delaleti, Arap dilindeki delaletinden farklı değildir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in o kelimeyi kullanımı, dilin temel metinlerinde geçen genel delaletlerden daha özel olabilir. Çünkü Kur’an-ı Kerim yalnızca fasih delaleti kullanır; bundan ancak bir hikmet sebebiyle ayrılır ki, edebiyatçılardan beyan ehli bunun bir kısmını bilir. Bu hususiyet, dilsel türetim sebebiyle olabileceği gibi, şer’î vaz’î delalet sebebiyle de olabilir. Zikir manalarının ortak aslı: Kalbî istihzar (hatırda tutma) ve lisânî nutk (dille söyleme)’dir. Kalbî zikir, unutmanın zıddıdır; lisânî zikir ise susmanın zıddıdır! Ancak Kur’an-ı Kerim’in zikir kelimesini kullanımları, onun dilsel müştereklerden olduğunu, hatta zıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) olduğunu ima eder: • Kur’an-ı Kerim, (zikir) kelimesini şeref, izzet ve övgü anlamında kullanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik.” [Enbiyâ, 10] Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için bir şereftir.” [Zuhruf, 44] • Kur’an-ı Kerim, (zikir) kelimesini ceza, azap ve kınama anlamında kullanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şimdi siz, haddi aşan • bir kavim olduğunuz için o öğüdü (zikri) sizden tamamen kaldıracak mıyız?” [Zuhruf, 5] (19) • Ve (zikir) kelimesini, ister Kur’an-ı Kerim olsun ister ondan önceki ilâhî kitaplar olsun, ilâhî kitap anlamında kullanmıştır. (20) Bunun Kur’an-ı Kerim’den kinaye olarak kullanılmasına örnek, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “Şüphesiz Biz, o zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız.” [Hicr, 9] Ve O’nun şu yüce sözü: “Sana da o zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.” [Nahl, 44] (21) • Bunun, önceki ilâhî kitaplardan kinaye olarak kullanılmasına örnek, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım adamlar gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (kitap ehline) sorun.” [Enbiyâ, 7] Ve O’nun şu sözü: “Bu, benimle beraber olanların zikridir (kitabıdır); bu da benden öncekilerin zikridir.” [Enbiyâ, 24] (22) • Kur’an, zikir kelimesini, zikredileni telaffuz etme anlamında kullanmıştır. Buna örnek, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “Bu, bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?” [Enbiyâ, 50] Ve O’nun şu sözü: “Sâd. Zikir sahibi Kur’an’a yemin olsun.” [Sâd, 1] (23) Bu iki âyet-i kerimedeki delil çıkarımsaldır; yönü şudur: Kur’an okunandır; yani telaffuz edilendir. Allah Teâlâ onu okunur olarak indirmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: “Biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu takip et.” [Kıyâme, 18] Ve şöyle buyurmuştur: “Hani cinlerden bir topluluğu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik.” [Ahkâf, 29] (24) ـــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (19) Zuhruf sûresi, 5. (20) Âl-i İmrân sûresi, 58; Yûsuf, 104; Hicr, 6; Nahl, 44; Enbiyâ, 2. (21) Tekvîr, 27; ve diğer yerler. (22) A’râf, 63, 69; Enbiyâ, 7, 24, 48; Kamer, 25 ve diğer yerler. (23) Hûd, 114; Tâhâ, 42; Hac, 40; Nûr, 36; Ankebût, 45; Sâd, 32 ve diğer yerler. (24) Bakara, 152, 198, 200, 203, 236; Âl-i İmrân, 191; Nisâ, 103; A’râf, 205; Enfâl, 45; Şuarâ, 227; Ahzâb, 21, 35, 41; Cum’a, 10 ve sayısız diğer yerler. • Ancak Kur’an-ı Kerim’in zikir kelimesini kullanımlarının çoğu, kalbî istihzar (hatırda tutma) ve uyanıklık türündendir. Buna örnek, Allah Teâlâ’nın şu sözüdür: “Kalbi bizi anmaktan gafil kıldığımız ve hevasına uymuş, işi de aşırılık olan kimseye uyma.” [Kehf, 28] Ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ı anmaktan kalpleri katılaşanların vay haline!” [Zümer, 22] Ve unuttuktan sonra hatırlama anlamında kullanılmıştır. Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Kendilerine hatırlatıldığında ise hatırlamazlar.” [Sâffât, 13] Ve şöyle buyurmuştur: “Siz onları alaya aldınız; sonunda bu, size beni anmayı unutturdu.” [Mü’minûn, 110] (25) Kur’an-ı Kerim’in zikir kelimesini kalbî huzur anlamında çokça kullanması, terbiyevî bir delalete sahiptir; en aşağı derecesi uyanıklığın gerekliliği ve gafletten uzak durmaktır. Kalbî zikir, terbiyede temeldir; lisânî zikir ise, nimet veren ve lütufta bulunan Allah Teâlâ’yı ikrar ve senâ etme mesabesindedir. Kalbî zikir ve lisânî zikir, en kapsamlı anlamlarıyla, bu araştırmamızda bizi ilgilendiren şeydir. Arap dili âlimlerinin, (zikir) maddesinin tasriflerinin kullanımı hakkında pek çok sözü vardır; bunları bu veciz araştırmada kaydetmek, bize ihtiyaç duymadığımız bir istitrad (konu dışına çıkma) olur. Dileyenin ona dönmesi kolaydır. (26) Zikrin önceki ilâhî kitaplara ıtlak edilmesi münasebetiyle, burada şunu hatırlatmayı uygun gördüm: Kur’an-ı Kerim’in “kitap” kelimesini kullanımında, ne Kur’an-ı Kerim’in ne de ondan önceki ilâhî kitapların kastedilmediği başka bir anlam fark ettim. Bunu burada kaydetmek yerinde olur; çünkü tasavvufla çok sıkı bir irtibatı vardır; her ne kadar ilk bakışta uzak bir istitrad gibi görünse de! ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (25) el-Kâmûsü’l-Muhît, “Zeker” maddesi, s. 507-508; Tâcü’l-Arûs, “Zeker” maddesi, 11/376 vd.; el-Müfredât, s. 179. (26) el-Müfredât, “Zeker” maddesi, s. 179. Allah Teâlâ, Mûsâ ve Hızır (a.s.) kıssasında şöyle buyurmuştur: “Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine tarafımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular. Mûsâ ona: ‘Sana öğretilen bilgilerden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?’ dedi. O: ‘Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.’ dedi.” [Kehf, 65-67] Ve Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ona Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretir.” [Âl-i İmrân, 48] Ve O şöyle buyurmuştur: “Hani sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim.” [Mâide, 110] Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Cinlerden bir ifrit: ‘Ben onu, sen makamından kalkmadan önce getiririm; doğrusu ben buna karşı güçlü ve güvenilirim.’ dedi. Kitaptan bir ilmi olan kimse ise: ‘Ben onu, gözünü açıp kapamadan önce getiririm.’ dedi. Süleyman onu kendi yanında yerleşmiş olarak görünce: ‘Bu, Rabbimin lütfundandır.’ dedi.” [Neml, 39-40] İşte bu âyet-i kerimeler, Kur’an’dan ve diğer ilâhî kitaplardan başka bir ilimden bahsetmektedir. O ilim, harikulade işler ilmi veya kozmik güçleri insanın hizmetine sunma ilmidir. Bu manaların geçtiği âyetlerden anlaşılmaktadır ki, bütün peygamberler o kitabı bilmez. O ilmi, peygamber olmayan biri bilebilir; kendisiyle çağdaş olan peygamber ise bilemez. Nitekim Mûsâ (a.s.) ve Hızır kıssasında, Süleyman (a.s.) ve ifrit kıssasında ve Süleyman ile o kitaptan bir ilmi olan kimse arasındaki kıssada durum böyledir. Bu, o velîye has bir hususiyettir; ancak bu, onun peygambere mutlak olarak üstünlüğünü gerektirmez! Peki bu ilim tamamen vehbî midir, yoksa öğrenilmesi ve kazanılması mümkün olan bir şey midir, yoksa vehb ile kesb arasında ortak mıdır? Onu öğrenmeyi ve öğretmeyi kim iyi bilir? Bu sorular, ilmî ve burhanî cevaplara ihtiyaç duymaktadır; çünkü bunlar, tasavvufun karşısındaki muhaliflerin ona yönelttiği en büyük suçlamadır. Bu suçlama bence, Allah Teâlâ’nın âbid, zâkir ve sûfî kullarına ikramının en büyük tezahürlerinden biridir. Zira onların dışındakiler, kendilerinin Allah Teâlâ’nın yarattıkları arasından seçilmiş seçkinler olduklarına inandıkları için, sûfîlere, kendilerinin ulaşmaktan aciz kaldıkları şeyi inkâr ederler. Ben, bunu idrak etmekten ve onu yerine getirmekten aciz olduğumu itiraf ediyorum; ancak abartma, küfür ve hayallerden uzak olarak, Allah’ın kendisine ikram ettiği kimseden onun sırrını öğrenmeye şiddetle arzu duyuyorum! İkinci Alt Başlık: Kur’an’ın Zikir Metodunun Alâmetleri Giriş: Biz Müslümanlar, ruhun bir ameli, kalbin bir ameli, dilin bir ameli ve diğer organların da amelleri olduğuna inanırız. Müslümandaki kulluk vasfının kemale ermesi ve onun Allah Teâlâ tarafından sevilen rabbânî bir kul olması için, insan şahsiyetinin bütün yönlerinin Allah Azze ve Celle’ye kulluğun gerçekleşmesine katkıda bulunması gerekir. Ruh, beşerî yapının en yüce yönü olduğuna göre, onun ameli de en yüce olmalıdır. Kulluk taksimi kabul etmez; aksine beşerî yapının unsurları hep birlikte onunla gerçekleşir ve hep birlikte onu tamamlar. İnsan amelinden olan estetik, zevkî ve mücerret yön, ruhî ameldir. Teemmül, fikir, tedebbür, burhan, tefsir ve hüccetten oluşan akıl yönü ise, fakih kalbin ihtisas alanıdır. Dilin, ruh ve kalp ile birlikte intizamı ve uyumu, kulluk mertebelerinin tahakkukunu ifadede yüce beyanı güçlendirir; bundan da münâcât, dua, muhabbet, şevk, üns ve rızâ parçaları meydana gelir. Organların, namaz, zekât, oruç, cihad, Allah’a davet, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, helâli helâl ve haramı haram kılmak gibi zâhirî ibadetleri, Allah Teâlâ’nın dilediğine uygun olarak yerine getirmesi; bütün bunlar, kulluk sürecini birbirine kenetlenmiş, birbirine destek olmuş ve birbirine dayanmış hâle getirir; ta ki Allah Teâlâ’ya, muhabbet ve şevk ile karışmış bir huşû ile kulluk edilsin. Yukarıda zikredilenlere dayanarak, Kur’an’ın zikir metodunun alâmetleri; kalbin ameli, dilin ameli ve organların amelini dikkate alır. Bu amellerin, Rab Subhânehû ve Teâlâ’nın dilediği dinî intizam ile tahakkuk etmesi ölçüsünde, ruhun rahatı, saadeti ve bu kuvvetlere güzellik, zevk, kemal ve yücelik ile katkıda bulunması gerçekleşir. Kalb amelinin, dil amelinin ve organlar amelinin, kulluğu gerçekleştiren terbiye sürecinde hep birlikte yan yana yürüdüğüne inanmakla birlikte, biz yine de bunların her birini, amelindeki en büyük yönü itibarıyla müstakil olarak ele alabiliriz. Zira kalbin teemmül, tefekkür ve tedebbürden ibaret ameli tek başına yeterli olmaz; mutlaka dilin tahakkuku ifadede katkıda bulunması, gözün müteessir olması ve organların itaate cevap vermesi gerekir. Dilin ameli ve organların amelleri de böyledir. Birinci Alâmet: Organların Ameli: Organların ameli, “kulluk” adını verdiğimiz şümullü terbiye sürecinin binasındaki ilk tuğla ve temeldir. Bu esasın özü, şer’î mükellefiyetlere, bu şümullü süreçte örnek ve rehber olan Nebî’nin (s.a.v.) izinden giderek titiz bir bağlılıkla bağlanmaktır; ister bu amel farz olsun, ister sünnet, ister mendup; aralarında ayrım yapmaksızın. Zira amelin meşrûiyeti, âbidi o amelin kemaliyle tahakkuka götürür. Şimdi, kulluğun hakikatini gerçekleştirmedeki yüce rolünü açıklayarak, zâhirî organların en belirgin amellerini hızlıca sıralayacağım. • Zâhirî Temizlik: Bedenin, kan, idrar, dışkı, hayız ve nifas gibi aynî necasetten; cünüplük ve hadesten doğan hükmî necasetten temizlenmesi. Elbise ve kulun hayatında kullandığı diğer şeylerin -elbise, sarık, mendil, ayakkabı, kalem ve kâğıt- temizliği. Evin, eşyanın ve namaz kılınan yerin temizliği; öyle ki, kişiyi maddî temizlikten uzaklaştıran ve manevî temizliğe yükselten şeye mâni olacak bir şeye temas etmesin. Nitekim Allah, Kubâ mescidinin müminlerini şu yüce sözüyle medhetmiştir: “İlk günden temeli takva üzerine atılan mescid, elbette içinde namaz kılmana daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da temizlenenleri sever.” [Tevbe, 108] İşte âbid, bütün işlerinde temizliğin kemaline ve devamlılığına ulaşmak için acele eder; çünkü bilir ki, onun her hareketi bir tür ibadeti yerine getirir; öyleyse bu hareket zâhirde ve bâtında temiz bir eda ile olsun. Nebî’nin (s.a.v.) hâli böyleydi; temizliği korur ve şöyle buyururdu: “Abdesti ancak mümin korur.” (27) Namaz: Namazın bir kısmı belirli vakitlerde farz kılınmıştır; bir kısmı menduptur, bir kısmı da nehyedilmiştir. Âbid, namaz kılmanın yasaklandığı vakitlerden kaçınır, bu konudaki ihtilaf mahallerinden de kaçınır, farz namazı en güzel şekilde eda eder, farzdan önce ve sonra revâtib sünnetleri korur, sonra vaktinin elverdiği ve organlarının güç yetirebildiği nâfile namazları kılar; ancak kulluğun diğer fertlerinin payına tecavüz etmez. Güneşin doğuşundan itibaren gün ortasına kadar on iki rekâtı, ikindi ile akşam arasında da bunun benzerini ve yatsı ile akşam arasında da birkaç rekâtı teyit eder; çünkü bu saatte insanlar gaflete dalar. Sonra kendisi için gece kıyamından salih bir pay ayırır; bu, sekiz rekâttan az olmaz. İtkan ve mütâbaat ile birlikte bunun en çoğu için bir sınır yoktur. Âbid, Allah Teâlâ’nın şu sözünü işittiğinde: “Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazı kıl.” [İsrâ, 78] Ve Azîz olanın şu sözünü: “Gündüzün iki ucunda ve gecenin ilk saatlerinde namaz kıl.” [Hûd, 114] Ve O’nun şu yüce sözünü: “Beni anmak için namaz kıl.” [Tâhâ, 14] Ve O’nun şu azametli sözünü: “Namazı kıl. Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyüktür.” [Ankebût, 45] Ve O’nun şu yüce sözünü: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındığında ise yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin.” [Cum’a, 9-10] Ve O’nun şu hikmetli sözünü: “Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” [Zâriyât, 17-18] Ve O’nun şu azametli sözünü: “Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyamda durarak gecelerler.” [Furkân, 64] Ve bunların dışındaki diğer âyetleri işittiğinde -derim ki-: Mümin bu âyetleri okuduğunda, bu manaların Rabbi Teâlâ’ya sevimli olduğunu bilir. ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (27) Ahmed, Müsned’inde (5/280); Dârimî (1/147); Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr’de (8/293) ve Müsnedü’ş-Şâmiyyîn’de (2/147, 277) tahric etmiştir. Hepsi, Sâlim b. Ebü’l-Ca’d’ın, Resûlullah’ın (s.a.v.) azatlısı Sevbân’dan merfû olarak rivayet ettiği hadisten. Namazda uzun kıyam ve huşû, namazı mümkün olan her vakitte eda etmek, Şâri‘-i Hakîm’in maksadıdır. Öyleyse kul, Nebî’nin (s.a.v.) izinden giderek O’nun rızâsı ve sevdiği şeyler için acele etmelidir. Oruç: Müslümanlara farz kılınan oruç, yalnızca Ramazan ayının orucudur: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler, o ayı oruç tutsun.” [Bakara, 185] Haram kılınan oruç ise, ittifakla Ramazan Bayramı günü ve Kurban Bayramı günü, tercih edilen görüşe göre de teşrik günleri (üç gün)’dir. Bunların dışında haram veya mekruh bir oruç yoktur. Cumartesi günü, Pazar günü veya yalnızca Cuma günü oruç tutmanın kerâheti hakkında varit olan bütün hadisler illetlidir; bu beş gün ve bunlarda orucun haramlığı dışında, orucun meşrûiyetine mutlak olarak kayıt olamazlar; zira gördüğün gibi bunlar, Müslümanların birbiriyle irtibat kurduğu bayram günleridir. Tasavvuf çevrelerinin bazılarında açlığın ruh için bir riyazet olduğu yaygınlaşmıştır; bu yanlıştır. Zira oruç, açlık değildir. Nebî’nin (s.a.v.), gece iftar etmeksizin oruca devam etmeyi (visâl) nehyettiği sahih olarak sabittir. Bir adam ona: “Ey Allah’ın Resûlü! Sen de visâl yapıyorsun?!” dedi. O şöyle buyurdu: “Hanginiz benim gibi olabilir? Ben Rabbimin katında gecelerim; O beni yedirir ve içirir.” (28) Nebî (s.a.v.) visâli nehyetmiştir; çünkü visâl, bedeni zayıflatıcı mahiyettedir. Bedenin güçlü kalması ise, kulluk hakkını eda etmek için gereklidir. Nebî (s.a.v.), Dâvûd’un (a.s.) orucunu mendup kılmış ve onun bir gün oruç tutup bir gün iftar ettiğini zikretmiştir. Pazartesi ve Perşembe günleri ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (28) Buhârî, Sahîh’inde (6/2512, no. 6459); Müslim, Sahîh’inde (2/774, no. 1103) Ebû Hüreyre’den rivayet etmiştir. Her ikisi de bir başka grup sahâbîden de tahric etmiştir orucunu, Şevval’den altı gün orucunu, Tâsûâ ve Âşûrâ orucunu da mendup kılmıştır. Böylece oruç, kendi şartlarıyla hem nefsî, hem bedenî, hem de ruhîdir. Ruh için bedeni cezalandırmak değildir. Zira insan, diğer günlerinde de yeme ve içmede israftan sakınmakla yükümlüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.” [A’râf, 31] Nebî’den (s.a.v.) şu sözü varit olmuştur: “Yiyin, için, giyin ve sadaka verin; büyüklenme ve israf olmaksızın. Çünkü Allah, nimetinin kulunun üzerinde görülmesini sever.” (29) Zekât: Allah Teâlâ, namazı kılmayı ve zekâtı vermeyi onlarca âyet-i kerimede birbirine bitişik olarak emretmiştir; bu da dengeli kişiliğin inşasında son derece önemli olduğunu teyit eder. Allah Teâlâ zekâtın bazı nisaplarını belirlemiş, Resûl (s.a.v.) de O’nun emriyle zekâta tabi malların nisaplarını belirlemiştir. Zekât oranına bakan kimse, onu çok az bulur: onda bir, yarım onda bir, çeyrek onda bir; deve, sığır, koyun ve ticaret mallarının zekâtı… Hepsi azdır. Bu azlığına rağmen, bazı mümin nefisleri onu ağır bulur; çünkü onlar, zekâtın kulluktaki konumunu ve nefsin cimriliğinden -ki bu, bencilliğin gizli bir türüdür ve kendisi de gizli şirkin tezahürlerindendir- kurtulmanın gerekliliğini kavrayamamışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, böbürlenip duran ve kendini beğenen hiç kimseyi sevmez. Onlar, cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimeti gizleyen kimselerdir.” [Nisâ, 36-37] ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (29) Ahmed, Müsned’inde (2/182) -lafız ona aittir-; Nesâî, el-Müctebâ’da (5/79); İbn Mâce, es-Sünen’de (1/1192); Hâkim, el-Müstedrek’te (4/150) tahric etmiş ve “Senedi sahihtir, ancak ikisi (Buhârî ve Müslim) bunu tahric etmemiştir.” demiştir; ve başkaları. “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Haşr, 9] ve [Tegâbün, 16] Allah Teâlâ cimriliği sevmez. Ancak âbid, bu nisaplara bakmaz; Allah Teâlâ’nın kendisini onların sınırında dururken görmesinden utanır. Aksine onu sağa sola infak ederken, bütün kolaylık yollarında harcarken görürsün; Allah Teâlâ’nın kendisini zayi etmeyeceğine ve malını mahvetmeyeceğine güvenerek. Şayet Allah Teâlâ onu fakirlikle imtihan ederse, bu, zenginlikle imtihan etmesi gibidir; fark yoktur. Müminin, Allah yolunda infakın karşılığının dünyada kat kat artırılacağına, ancak asıl ecrinin kıyamet gününe saklandığına inanması son derece gereklidir. İyilik, hayır ve sadaka yollarının kapıları, Allah’ın kendilerine lütfundan verdiğiyle cimrilik etmeyen Rahmân’ın kullarına sonuna kadar açıktır. Zekâtın zikir metodundaki yönü apaçık ve nettir; çünkü zekât, malın temizliğidir; kalbi cimrilikten arındırmadır; âbidler nezdinde kalbî bir teemmül ve ruhî bir lezzettir. • Hac: Namaz, bedenî bir ameldir; âbide büyük malî yükümlülükler getirmez. Zekât, maldan bir parçanın kesilmesidir; âbide sadece nefsî bir gayret ve az bir bedenî hareketten başka bir yük getirmez. Ancak hac farizası, hacıya çok büyük malî külfetler yükler; ona pek çok bedenî ve nefsî yük de yükler; en aşağısı uzun yolculuğun zorluklarına sabretmek, iklimin sertliği, hastalıklara maruz kalmak ve bunun gibi şeylerdir. Ancak âbid, farz ve nâfile namazlarında kıbleye yönelir ve Allah Teâlâ’nın Kitabı’nı okur; böylece o mukaddes beldeleri hatırlar. Yaptığı her şer’î amel, ona o beldeleri hatırlatır. Hac ise en güzel yoldur; onu, İbrahim, İsmail ve Muhammed’in (salât ve selâm üzerlerine olsun) o beldelerdeki cihadıyla tanıştırır. Madem ki bunlar, İslâm ümmeti için en mükemmel örnektir, o hâlde Müslüman âbidin, onların gittiği yollara yakından uyması ve oradaki mübarek eserlerini tanıması gerekir. Bu sebeple, Mekke-i Mükerreme’nin alâmetlerini ve meş’ar mahallerini değiştirmenin, oradaki meş’arlerden sorumlu olanların işlediği en büyük hatalardan biri olduğu görüşündeyim. Şer’î vazifeden önce ruhî vazife, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin ilk şekilleriyle kalmasını, Mekke’nin eski şehir sınırları ve meş’arler dışında genişlemesini gerektirirdi; zira yer geniş ve düzdür. Tarihî alâmetlerin değiştirilmesi, Haremeyn-i Şerifeyn’i o alâmetlerle bağlantılı pek çok ruhî manadan yoksun bırakmıştır (30). • İnsanlardan İnziva: Âlimlerin inzivayı teşvik veya ondan sakındırma konusunda mezhepleri vardır. Onların zikrettiklerinden hiçbiri benim nazarımda terk edilmeye değer değildir. Ben bütün âbidler için mutlak ve genel bir inzivaya davet etmiyorum; çünkü bu, aklen mümkün olmadığı gibi âdeten de yoktur ve benim için şer’den sahih bir dayanağı da yoktur. Ancak bütün âbidler için kastettiğim inziva şunlarla özetlenir: • Her yıl mendup olarak kırk gün tam bir inziva ile kıyam, Kur’an ve ilimle meşgul olmak; Allah Teâlâ’nın şu sözüyle teselli bularak: “Hani Biz Mûsâ’ya kırk gece vaad etmiştik.” [Bakara, 51] Şu da gizli değildir ki, resmî daireler memura çoğu ülkede haftada iki gün izin ve yılda altmış gün, bazı dairelerde kırk gün yıllık izin vermektedir. Bu izin, imanı güçlendirmek, eksikliği telafi etmek, ruhu ve iradeyi kuvvetlendirmek için yıllık bir inziva olsun. • Her hafta bir gün ve bir gece tam inziva. • Her gün üç saat tam inziva; bu da gece olsun. İnzivaya çekilen kişi teemmül, tefekkür, namaz ve zikirlerle meşgul olur. Böylece bu inziva, onun aklı, kalbi ve sinirleri için bir yeniden şarj olur; ruhunun gürültü ve yorgunluktan dinlendiği uygun bir zaman hâline gelir. Âbid âlime gelince, onun bütün vakti insanlardan inziva hâlinde olmalıdır; çünkü onlara karışmak, onların nezdindeki heybetini düşürür. Âlimin insanlarla karışması, belli saatlerle sınırlıdır ve şöyle özetlenir: ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (30) Onların bu çirkin fiili hakkında bkz. Seyyid Yûsuf Hâşim er-Rifâî’nin “Nasihat li-İhvâninâ Ulemâi Necd” adlı kitabı; özellikle 19, 22, 25, 26, 32, 33, 34, 51, 52, 54, 55, 56. paragraflar. • İster üniversite hocası, ister bir dairede memur, ister bir mescidin kayyumu olsun, vazifesini yerine getirmesi… • Bilhassa sabah ve yatsı namazlarında mescitte cemaati koruması; ta ki itham edilmesin. Zira avam, cemaat namazının değerini bilir; ilmin kıymetini ve âlimin bütün vaktini kapladığını bilmez. • Allah Teâlâ’ya davet ve insanlara belli vakitlerde öğretim vazifesini yerine getirmesi. Kişinin vaktini Allah’a davet, ziyaretler, konferanslar ve seminerlerle tüketmesine gelince; bu, onu ilmî olgunluktan uzaklaştırır ve çoğu zaman kulluk mertebelerinde yücelmekten alıkoyar. Bu münasebetle, Hâfız Muhammed b. Hibbân el-Büstî’nin (rahimehullâh) “Ravzatü’l-Ukalâ” adlı kitabından nakledeceğim şu sözünü kaydetmek hoşuma gider. Şöyle demiştir: “Bütün insanlardan uzlet etmeyi gerektiren sebep, onlarda tanıdığım şu hâllerdir: Hayrı gömer, şerri yayarlar; iyiliği defneder, kötülüğü neşrederler. • Kişi âlim ise, onu bid’atçılıkla suçlarlar; câhil ise, onu ayıplarlar! • Onlardan üstün ise, onu kıskanırlar; onlardan aşağı ise, onu hor görürler! • Konuşsa, ‘Çok konuşuyor!’ derler; sussa, ‘Dilsiz!’ derler. • Cimrilik etse, ‘Sıkı!’ derler; cömertlik etse, ‘Savurgan!’ derler… İşte akıbetinden pişman olan, mertebelerden düşen kimse; vasfı bu olan bir kavme aldanan ve sıfatı bu olan insanların kendisini aldattığı kimsedir.” (31) ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (31) Ravzatü’l-Ukalâ, s. 83; ayrıca bkz. Hattâbî’nin Kitâbü’l-Uzle’si ve başkaları. • Allah Yolunda Cihad: Allah yolunda cihad, şümullü bir şer’î ıstılahtır; Allah Teâlâ’nın dinine yardım içeren her ameli kapsar: İster nefisle, ister malla, ister dille, ister itibarla olsun; ister sulh hâlinde, ister savaş hâlinde olsun. Ancak ben burada özellikle nefisle cihadı kastediyorum; çünkü dille cihad ve Allah Teâlâ’ya davet, Kur’an’ın zikir metodunun alâmetlerinden özel bir alâmette ele alınacaktır. Malla cihada ise daha önce zekât bahsinde işaret etmiştim. Kur’an-ı Kerim, cihada çokça teşvik etmiştir; bu, uzun bir hatırlatmaya ihtiyaç duymaz. Çünkü cihad, dini korumanın, zulmü kaldırmanın, saldırıyı defetmenin ve Allah Teâlâ’ya daveti yaymanın sebebidir. Bu konuda varit olan birkaç âyeti zikretmek kâfidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunların dışında başka düşmanları korkutup caydırırsınız.” [Enfâl, 60] Ve şöyle buyurmuştur: “Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah, kâfirlerin gücünü kırar.” [Nisâ, 84] Ve O, şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler.” [Tevbe, 111] Bilinmesi gereken hususlardan biri şudur: Burada kastedilen cihad, kâfir düşmana -İsrail, Amerika, Rusya ve bütün savaşçı Batı devletleri gibi- veya Müslüman beldelerinden birine saldıran azgın saldırgana karşı cihaddır. Arap kabileleri arasında veya İslâm libasına bürünmüş hizipçi hareketler arasında cereyan eden -bu hazin günlerde Afganistan’da olduğu gibi- çatışmaya gelince, bu, cihaddan hiçbir şey değildir; aksine dünya ve saltanat için çatışmadır. Şer’î ıstılahta buna “fitne savaşı” denir. Kişi, bunun hiçbirine katılmama imkânı bulursa, bunu yapması gerekir. Böyle bir fitne savaşından kaçan kimse, Allah Teâlâ katında övülmüştür. Böyle bir savaşa sürüklenmeye mecbur kalan kimse ise, canını korumak için bir Müslümanı öldürmemeye gayret etsin. Onun için, Abdullah’ın öldürdüğü değil, Abdullah’ın öldürüleni olmak daha hayırlıdır. Özellikle içinde bulunduğumuz bu zamanda, âlimlerden hiçbiri, hangi tarafın desteklenmesi gerektiğini ve hangi azgın saldırganın defedilmesi gerektiğini bilmemektedir. İşte âbidlerin bilmesi gereken şey budur; hükümlerinin ayrıntıları ise fıkıh kitaplarında, Kur’an tefsirlerinde ve sünnet şerhlerinde yer almaktadır. Allah yolunda cihad, zikrin en önemli alâmetlerinden bir alâmet ve en belirgin mahallerinden bir mahaldir; çünkü insan, fıtratı gereği hayata bağlıdır. Savaş sahnelerinde bulunmak, bu hayatın öldürülmekle sona ermesi ihtimalini taşır; bu ise beşer nefsinin hoşlanmadığı bir şeydir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hoşunuza gitmediği hâlde savaş size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz.” [Bakara, 216] “Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” [Enfâl, 45] Her mümin nefsin ümit ettiği ve onurlu nefislerin arzu ettiği şeylerden biri de Allah yolunda şehit olmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetle sevinç içindedirler. Arkalarından kendilerine ulaşamayanlara da sevinç duyarlar; çünkü onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar, Allah’tan bir nimet ve lütuf ile sevinç içindedirler. Şüphesiz Allah, müminlerin ecrini zayi etmez.” [Âl-i İmrân, 169-170] Ve şöyle buyurmuştur: “İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu lütuf Allah’tandır.” [Nisâ, 69] Ve şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar sıddîklardır. Şehitler de Rableri katında ecirlerine ve nurlarına sahiptirler.” [Hadîd, 19] Abartmış sayılmam eğer şöyle dersem: Gerçek rabbânîlik ve sadık kulluk, en mükemmel şekilde Allah Teâlâ yolunda cihad meydanlarında tecelli eder. İkinci Alâmet: Kalbin Ameli Bu araştırmanın hedeflerinden biri, kalbin şer‘î kavramını açıklamak veya aklın kalpte mi yoksa beyinde mi olduğunu belirtmek değildir. Aksine kastedilen, teemmül, tefekkür, tedebbür ve teessür mahallidir; ister göğüste olsun, ister kafatasında, ister sinir sisteminde. Ancak şundan bundan ve diğerlerinden biraz bahsetmek güzel olur; ta ki kalbin insan yapısındaki büyük konumu ve şer‘î sorumluluktaki büyük önemi bize açıklık kazansın. Kalp, mükellefiyet aklının mahallidir: “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akletsinler.” [Hac, 46] Kalp, ilmin mahallidir: “Şüphesiz o (Kur’an), âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu, uyarıcılardan olman için Ruhu’l-Emîn (Cebrail) senin kalbine indirmiştir.” [Şuarâ, 192-194] Fıkıh ise ilmin en kemalidir: “Bu, onların iman edip sonra inkâr etmeleri sebebiyledir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık onlar anlamazlar.” [Münâfikûn, 3] Kalp, kesb ve cezaî sorumluluğun mahallidir: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları günahlar kalplerini kaplamıştır.” [Mutaffifîn, 14] “Fakat kalplerinizin kazandığından dolayı sizi sorumlu tutar.” [Bakara, 225] “Hata ile yaptığınız şeylerde size bir günah yoktur. Fakat kalplerinizin kasten yaptıklarında vardır.” [Ahzâb, 5] “Şüphesiz kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” [İsrâ, 36] Kalp, imanın mahallidir: “Ey Resûl! Ağızlarıyla ‘İman ettik’ deyip kalpleri iman etmeyenlerin küfürde yarışmaları seni üzmesin.” [Mâide, 41] “Allah’ın âyetlerine inanmayanlar, ancak yalan uydururlar. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir. Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu hâlde (inkâra) zorlanan başka- fakat kim kalbini küfre açarsa, işte onların üzerine Allah’tan bir gazap vardır ve onlar için büyük bir azap vardır.” [Nahl, 106] Kalp, küfrün mahallidir: “Dediler ki: ‘İşittik ve isyan ettik.’ Ve küfürleri sebebiyle buzağı kalplerine sindirilmişti.” [Bakara, 93] “Hani inkâr edenler, kalplerine cahiliye taassubunu, o hamiyeti yerleştirmişlerdi.” [Fetih, 26] Kalp, nifakın mahallidir: “Ve münafıklık yapanlar, kendilerine ‘Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmada bulunun’ denildiğinde ‘Eğer savaşmayı bilseydik, elbette size uyardık’ diyenler de bilsinler. Onlar o gün imandan çok küfre yakındırlar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayan şeyleri söylerler. Allah, onların gizlediklerini çok iyi bilir.” [Âl-i İmrân, 167] “Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine haber veren bir sûrenin indirilmesinden çekinirler.” [Tevbe, 64] Şu akıl ve sorumluluğu barındıran, imanın mahalli, küfrün mahalli, nifakın mahalli, ilmin veya cehaletin mahalli olabilen bu kalp; insanın içindedir, ne uzuvlarında ne de başındadır! “Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır.” [Ahzâb, 4] Aksine onun belirlenmiş mahalli, insanın göğsüdür: “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” [Hac, 46] Şu şer‘î ve mükellefiyetle ilgili kalp, Allah Teâlâ’nın nazar mahallidir; çünkü içindeki hayır veya şerri yalnızca O bilir: “O, gözlerin hainliğini ve göğüslerin gizlediğini bilir.” [Gâfir, 19] “İşte onlar, Allah’ın kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlardan yüz çevir, onlara öğüt ver.” [Nisâ, 63] “Allah, kalplerinizdekini bilir. Allah, hakkıyla bilendir, Halîm’dir.” [Ahzâb, 51] “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Eğer Allah, kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse, sizden alınandan daha hayırlısını verir.’” [Enfâl, 70] Kalbin insan yapısındaki konumunun öneminden dolayı, onun yüce makamlarından ve çok sayıda arızî hastalığından çok kısa bir şekilde bahsetmeyi uygun gördüm; ta ki Allah Teâlâ’nın ona olan ihtimamındaki yerini ve hastalıklarının başarılı tedavisini beyan etmeye bir mukaddime olsun! Birincisi: İstifade ve Yükseliş Makamları: Müminin kalbi, ibret mahallerinden faydalanır ve onlardan istifade eder (32); Kur’an’daki zikir mahalleriyle zikreder (33); âyetlerini tedebbür eder ve içerdiği ilim, yönlendirme ve irşadı tefekkür eder (34); öğütten usanmaz, aksine onu arzular ve kendi kaybı sayar (35); Kur’an ona okunduğunda veya hayırla hatırlatıldığında, âlimlerin, ulü’l-elbâb olanların tezekkürü gibi tezekkür eder (36); müminin kalbi imana ve hakka açılmıştır (37); Allah Teâlâ’ya karşı huşû doludur (38); Allah Teâlâ’nın vaadine güvenir ve zikriyle sekînet ve tuma’nînetle kuşatılır (39); raûf (40) ve rahîm (41) bir kalptir; Allah’ın zikrine karşı yumuşaktır (42); Rabbanî tedaviyle şifaya ve hakkın bâtıla karşı zaferine kabiliyetlidir (43); tayyib, selîm ve münîbdir (44); temizliği sever ve temizlenmeyi kabul eder (45); bunun yanı sıra basîret ve görüş sahibidir (46). ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (32) Bkz. Âl-i İmrân, 13; Yûsuf, 111; Nûr, 44; Haşr, 2 ve diğer yerler. (33) Bkz. Kamer, 17, 22, 32, 40. (34) Bkz. Nisâ, 82; En’âm, 50; A’râf, 204; Muhammed, 24 ve diğer yerler. (35) Bkz. Bakara, 66, 232; Âl-i İmrân, 138; Talâk, 2 ve diğer yerler. (36) Bkz. Bakara, 269; A’râf, 201; Zümer, 9 ve diğer yerler. (37) Bkz. En’âm, 125; Tâhâ, 25; Zümer, 22-23; Şerh, 1. (38) Bkz. Hadîd, 16. (39) Bkz. Bakara, 260; Enfâl, 10-11; Ra’d, 28; Fetih, 18 ve diğer yerler. (40) Bkz. Hadîd, 27. (41) Bkz. Âl-i İmrân, 159; Hadîd, 27. (42) Bkz. Âl-i İmrân, 159; Zümer, 23. (43) Bkz. Tevbe, 14; Yûnus, 57. (44) Bkz. Şuarâ, 89; Sâffât, 84; Kâf, 33. (45) Bkz. Mâide, 41; Ahzâb, 53. (46) Bkz. Hac, 46; Necm, 11-12. İkincisi: Kalbin En Belirgin Hastalıkları: Kalplerin hastalıklarından biri, değişkenlik ve denge ile sebatı kaybetmektir (47); dalalet ve küfre refakat eden darlık (48); müminin göğsü, kâfirlerin inkârından veya onların teröründen dolayı daralabilir; bu darlık yerilmiş değildir (49). Kalbin hastalıklarından biri de katılık (50), gaflet (51), gaflet (52), kin (53), öfke (54), kibir (55), nifak (56), nefret (57), korku (58), şüphe (59), sapma (60), kabalık (61), hasret (62), kapanma ve perdeler (63), tab‘ ve helâk mührüyle mühürlenme (64) ve sû-i zanndır (65). ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (47) Bkz. En’âm, 110; Enfâl, 24; Nûr, 37. (48) Bkz. Nisâ, 90; Yûnus, 88; Zümer, 45 ve diğer yerler. (49) Bkz. Hûd, 12; Hicr, 97; Şuarâ, 12-13. (50) Bkz. Bakara, 74; Mâide, 13; Hadîd, 16 ve diğer yerler. (51) Bkz. Enbiyâ, 3. (52) Bkz. Kehf, 28. (53) Bkz. A’râf, 43; Hicr, 47; Haşr, 10. (54) Bkz. Âl-i İmrân, 118-119. (55) Bkz. Gâfir, 35, 56. (56) Bkz. Bakara, 8-10, 204; Âl-i İmrân, 167; Fetih, 11 ve diğer yerler. (57) Bkz. Haşr, 14. (58) Bkz. Âl-i İmrân, 151; Enfâl, 12; Ahzâb, 26. (59) Bkz. Tevbe, 45, 110. (60) Bkz. Âl-i İmrân, 7. (61) Bkz. Âl-i İmrân, 159. (62) Bkz. Âl-i İmrân, 156. (63) Bkz. En’âm, 25; İsrâ, 46; Kehf, 57; Fussilet, 5. (64) Bkz. Bakara, 7, 88; Nisâ, 155; Mutaffifîn, 14 ve diğer yerler. (65) Bkz. Fetih, 12. Bu hastalıkların tamamı, hatta bazıları iman dışında bir hâl üzere ölümle birlikte, kalbi ve sahibini cehennem azabına götürür (66). Madem ki kalp, yukarıda geçen bütün yükseliş ve yücelik makamlarının mahalli ve bütün bu belâ ve helâklere maruzdur; öyleyse Kur’an-ı Kerim’in onun istikameti, salâhı, tahareti ve yükselişi konusundaki metodu nedir?! Bu büyük soruya cevap vermek için şunu hatırlatmakla başlıyorum: Zikirden en büyük maksat, kalbî huzur ve daimî uyanıklık hâlinin ve makamların müşahedesinin meydana getirilmesidir. Öyleyse kalbin uyanıklığını, murakabesini, huzurunu ve müşahedesini artıran her şey, meşru zikirdendir. Bunların bir kısmı, tesir bakımından diğerinden daha güçlüdür. Şimdi kalbin en belirgin zikir vasıtalarını ve onu gaflet, unutma ve katılıktan uzaklaştıran şeyleri sıralayacağım. Kur’an-ı Kerim’i Tedebbür Etmek: Şüphesiz Kur’an-ı Kerim, hak yoluna hidayet kitabıdır. İçinde gelen ilim, gayb ve kıssalardan her biri, ancak bu maksadı teyit etmek ve delilini güçlendirmek içindir. Kur’an-ı Kerim bize kâinat ilmi, yer çekimi ilmi, anatomi ilmi veya beşer nefsi ilminden bahsettiğinde, ancak hidayete ermemiz için bahseder ve bunun önüne koyduğu ilimleri sıralar. ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (66) Bkz. İbrahim sûresi, 42-43; Hümeze, 6-7. Hiç şüphe yok ki, beyanî i‘câz ve Kur’an-ı Kerim’in okuyucusunda bıraktığı psikolojik tesir; Kur’an-ı Kerim’in, ona inanmayanlara hidayet için, müminlere ise kalpleri huzur bulsun ve hidayetleri artsın diye tilâvet edilmesinin ilk maksadıdır! Kur’an-ı Kerim’i eline alıp da hangi sayfayı açarsa açsın, ilk karşılaşacağı şey, o güçlü, sağlam ve sarsılmaz ruh ile o yüce, kudretli lafızlardır ki, bunlar açıkça gösterir ki Muhammed ve diğer bütün insanlar, bu sözün sahibinin karşısında O’nun iradesine boyun eğmiş, emrine teslim olmuş ve saltanatına teslimiyet göstermişlerdir. O, onlara Alîm ve Kahhâr olanın hitabıyla hitap eder. “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” [Nisâ, 82] “Yoksa ‘Onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Öyleyse siz de onun benzeri on sûre getirin ve eğer doğru söylüyorsanız, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de yardıma çağırın.’ Eğer size cevap veremezlerse, bilin ki o, ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilâh yoktur. Artık siz Müslüman mısınız?” [Hûd, 13-14] “Sen daha önce hiçbir kitap okumamış ve kendi elinle de onu yazmamıştın. Öyle olsaydı, bâtıl söyleyenler şüpheye düşerlerdi. Hayır, o (Kur’an), kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde bulunan apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak zalimler inkâr eder.” [Ankebût, 48-49] “Andolsun, size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah, rızasına uyanları bununla selâmet yollarına iletir ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru bir yola iletir.” [Mâide, 15-16] Şimdi, çok kısa bir şekilde tedebbür mahallini ortaya koymaya çalışarak bazı Kur’an âyetlerini ele alacağım: İnsan fıtratının birliği ve genel olarak dünyaya meyli ile onun süsüne hayran kalması. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer insanların tek bir ümmet olma tehlikesi olmasaydı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. Evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları kerevetler de yapardık. Bir de altın ziynetler... Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçici menfaatidir. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahipleri içindir.” [Zuhruf, 33-35] İnsanlar insandır; çoğu dünyaya meyleder. Rızkı genişletilen kimseyi, nimet ve refah sevgisiyle tabiatına uygun düştüğü için üstün sanır. Eğer bu, insanlar için bir fitne sebebi olup onları küfre götürmeseydi, Allah Teâlâ’nın katında değersiz olduğu için dünya hayatının süsünü kâfirlerin üzerine yağdırırdı. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahipleri içindir. İnsanın Karanlıklarda Yaratılışı: “Sizi bir tek nefisten yarattı, sonra ondan eşini yarattı. Hayvanlardan da size sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra bir başka yaratılışa geçirerek yaratıyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O’nundur.” [Zümer, 6] İslâm âlimleri yakın bir zamana kadar karanlıkları, karın, rahim ve plasenta (son) karanlığı olarak tefsir ediyorlardı (67). Ancak modern ilim, üç zarın, çıplak gözle görülmeyen ince zarlar olduğunu keşfetmiştir; bunlar cenini sararak onu bedenî ve nefsî olarak çevresindekilerden etkilenmekten korur. Bunlara “amnion zarı”, “koryon zarı” ve “desidua zarı” adını vermişlerdir. Kur’an-ı Kerim ve Atmosfer Basıncı: “Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve tıkanık yapar.” [En’âm, 125] Âlimlerimiz yakın bir zamana kadar “sanki göğe yükseliyormuş gibi” ifadesini, kişinin yükselmeye zorlanması ama bunu başaramaması, bunun da onu yorup göğsünü daraltması olarak tefsir ediyorlardı (68). Hâlbuki âyet, yüksek yerlerde oksijen oranının azaldığını, insanın nefes alabilmesi ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (67) Bkz. Şeyh Haseneyn Mahlûf (muasır), Safvetü’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’an, s. 585. (68) A.g.e., s. 190. için yeterli oksijen elde etmek üzere daha fazla soluması gerektiğini, bunun da göğüste darlığa yol açtığını ispatlayan ilmî bir nazariyeye işaret etmektedir. Kur’an’da Kadın ve Erkek: Müslüman araştırmacı hekim Dr. Seyyid Muhammed Ali el-Bâr es-Sakkâf şöyle der: Erkek ile kadın arasındaki fark, yalnızca zâhirî şekille sınırlı değildir; aksine bu fark hücre düzeyinde, nutfe düzeyinde ve doku düzeyindedir. Hatta aralarındaki fark, aklî, fikrî ve fonksiyonel düzeyde bile vardır. Allah Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmuştur: “Erkek, kız gibi değildir.” [Âl-i İmrân, 36] İnsanın Karanlıklarda Yaratılışı: “Sizi bir tek nefisten yarattı, sonra ondan eşini yarattı. Hayvanlardan da size sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra bir başka yaratılışa geçirerek yaratıyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O’nundur.” [Zümer, 6] İslâm âlimleri yakın bir zamana kadar karanlıkları, karın, rahim ve plasenta (son) karanlığı olarak tefsir ediyorlardı (67). Ancak modern ilim, üç zarın, çıplak gözle görülmeyen ince zarlar olduğunu keşfetmiştir; bunlar cenini sararak onu bedenî ve nefsî olarak çevresindekilerden etkilenmekten korur. Bunlara “amnion zarı”, “koryon zarı” ve “desidua zarı” adını vermişlerdir. Kur’an-ı Kerim ve Atmosfer Basıncı: “Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve tıkanık yapar.” [En’âm, 125] Âlimlerimiz yakın bir zamana kadar “sanki göğe yükseliyormuş gibi” ifadesini, kişinin yükselmeye zorlanması ama bunu başaramaması, bunun da onu yorup göğsünü daraltması olarak tefsir ediyorlardı (68). Hâlbuki âyet, yüksek yerlerde oksijen oranının azaldığını, insanın nefes alabilmesi için yeterli oksijen elde etmek üzere daha fazla soluması gerektiğini, bunun da göğüste darlığa yol açtığını ispatlayan ilmî bir nazariyeye işaret etmektedir. Kur’an’da Kadın ve Erkek: Müslüman araştırmacı hekim Dr. Seyyid Muhammed Ali el-Bâr es-Sakkâf şöyle der: Erkek ile kadın arasındaki fark, yalnızca zâhirî şekille sınırlı değildir; aksine bu fark hücre düzeyinde, nutfe düzeyinde ve doku düzeyindedir. Hatta aralarındaki fark, aklî, fikrî ve fonksiyonel düzeyde bile vardır. Allah Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmuştur: “Erkek, kız gibi değildir.” [Âl-i İmrân, 36] Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece üstünlüğü vardır.” [Bakara, 228] Ve “el-Mer’etü’l-Amel” adlı kitabında, her ikisinin yapısındaki, hayattaki vazifeleriyle uyumlu olan o aslî farkları açıklamıştır (69). Kur’an-ı Kerim’de Astronomi İlmi: Kur’an’ın bir hidayet kitabı olduğunu daha önce belirtmiştim. Kâinata dair veya kâinat dışına dair bir şey taşıyan bütün âyetler, ancak Kur’an-ı Kerim’in kendi Rabbânî kaynağının hakikatini taşıması ve onu getiren zâtın (s.a.v.) mutlak doğruluğuna delil olması için sevk edilmiştir. Fransız müsteşrik Maurice Bucaille, modern ilim ile Kur’an-ı Kerim arasında kâinatın yaratılışı konusunda beş noktada karşılaştırma yapmış ve sonunda şu neticeye varmıştır: “Âlemin oluşumundaki ilim verileri, bu konuda Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu bütün meseleleri teyit etmese bile, her hâlükârda bunlar ile o konudaki Kur’anî veriler arasında en küçük bir çelişki yoktur! Bu hakikat, Kur’an vahyinin lehine kaydedilmeye değerdir; özellikle bugün elimizde bulunan Tevrat metninin, bu vakıalarda ilmî bakış açısından kabul edilemez tahkikatlarla bize geldiği açıkça ortaya çıkmışken… ـــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (69) el-Mer’etü’l-Amel fi’l-Mîzân, Dâru’l-Müslim, Riyad, 1415 h., s. 75-106. Tevrat’ın haberleri ile Kur’an’ın yaratılış hakkındaki verileri arasındaki farklılıkların kaydedilmesi büyük önem taşımaktadır; özellikle İslâm’ın başlangıcından beri Muhammed’e (s.a.v.) yöneltilen, hiçbir dayanağı olmayan suçlamalara karşı; zira ona, Tevrat haberlerini naklettiği isnat edilmiştir; hâlbuki bu haberlerin yaratılış konusuyla ilgili hiçbir dayanağı yoktur. Şu hâlde, ortaya çıkışının üzerinden on dört asır geçmiş bir adamın, özellikle bu noktada -yani kâinatın yaratılışı konusunda- ilmî bakış açısından bir hata grubunun parçası olan haberi nasıl düzeltebilir ve onu kendi kendinden, ilmin bu çağda kesin olarak doğruluğunu ortaya koyduğu verilerle değiştirebilir? Böyle bir varsayım mümkün değildir; çünkü Kur’an, yaratılış hakkında Tevrat’ın verdiğinden tamamen farklı bir haber vermiştir (70). Ve şöyle demiştir: “Kur’an vahyi, yalnızca İncillerde ihtilaf eden insanların yazılarında görülen çelişkiden uzak olmakla kalmaz; aynı zamanda, ilmin ışığında tam bir objektiflikle onu inceleyen ve tahlil eden kimseye kendi özelliğini, yani modern ilmî nazariyelerle tam uyumu ortaya koyar. Ve daha önce geçtiği gibi, ilmî türden hakikatleri keşfeder ki bu, Muhammed’in (s.a.v.) çağındaki bir adamın onu yazmasını imkânsız kılar.” (71) Kur’an’ı tedebbür, yalnızca kâinatın yaratılışı, insanın yaratılışı ve hayvanın yaratılışıyla sınırlı değildir. Aksine tedebbür, Kur’an-ı Kerim’in i‘câz yönlerinde -beyanî, nefsî, ilmî, teşrîî ve ahlâkî- getirdiği her küçük ve büyük şeyi kapsar. İlimler - En Kapsamlı Anlamıyla: Daha önce ilmin mahallinin kalp olduğunu, kalbin her ilmin mahalli olduğunu, hatta bu bilinen şey cehalet olsa bile hatırlatmıştım! Ancak Kur’an’ın Allah Teâlâ’yı zikretme metodu altında yer alan ilim, özel bir türdendir: İlim, Haşyete Götürür: “Görmedin mi? Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan da beyaz, kırmızı, değişik ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (70) Maurice Bucaille, el-İlm ve’l-Kütübü’l-Mukaddese, s. 182-183. (71) A.g.e., s. 293. renklerde ve simsiyah yollar (tabakalar) var. İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle türlü renkte olanlar var. Allah’a karşı ancak kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” [Fâtır, 28] İlim ve Takva: Özgürleştirici ilim takvaya götürür. Takva ise doğrudan ilâhî öğretimin yoludur. Kim samimiyetle ilim talep ederse, Allah ona onu elde etme ve ondan faydalanma yollarını kolaylaştırır. “İşte biz, âyetleri böyle çeşitli şekillerde açıklıyoruz ki, ‘Sen ders almışsın’ desinler ve biz de onu, bilen bir topluma iyice açıklayalım.” [En’âm, 105] “Allah’ın kendisine Kitab’ı, hükmü ve peygamberliği verdiği bir insanın, sonra kalkıp insanlara ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi olacak şey değildir. Fakat o şöyle der: ‘Öğrettiğiniz ve okuduğunuz Kitap gereğince Rabb’e kul olun.’” [Âl-i İmrân, 79] “Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şahide de zarar verilmesin. Eğer zarar verirseniz, bu, sizin için bir günah olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” [Bakara, 282] İlim, Delili Güçlendiren ve Burhanı Açıklayan Şeydir: “Hayır, o (Kur’an), kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde bulunan apaçık âyetlerdir.” [Ankebût, 49] “Allah sizi annelerinizin karınlarından, hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı. Size işitme, gözler ve kalpler verdi. Umulur ki şükredersiniz.” [Nahl, 78] Allah Teâlâ’yı Zikretmek: Unutma, gaflet, oyalanma ve tembellik kalplere arız olduğundan, zikir; daimî uyanıklığa, huzura ve müşahedeye götüren en büyük rehberdir. Zikir ne kadar çok olursa, kalp o kadar uyanık, başarısı, kurtuluşu ve huzuru o kadar büyük olur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır.” [Ahzâb, 21] “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. Sabah akşam O’nu tesbih edin.” [Ahzâb, 41] “Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” [Ahzâb, 35] Allah Teâlâ’yı zikretmek, O’nun nimetleri ve lütufları hakkında teemmül, tedebbür ve tefekkür ile olur: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz.” [Âl-i İmrân, 103] “Hatırlayın ki, siz yeryüzünde azınlıkta idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. O, sizi barındırdı, yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızık verdi. Umulur ki şükredersiniz.” [Enfâl, 26] “Ki, gemilere binip de üzerlerine yerleştiğinizde, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve ‘Bunu bizim hizmetimize veren Allah’ı tenzih ederiz. Yoksa biz bunu (kendiliğimizden) elde edemezdik. Şüphesiz biz, Rabbimize döneceğiz’ diyesiniz.” [Zuhruf, 13-14] “Ancak iman edip salih amel işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıktan sonra haklarını alanlar başka. Zulmedenler, nasıl bir yıkılışa gideceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuarâ, 277] Şüphesiz çok zikretmek, derin tedebbür ve nimetlere şükretmek, İslâm’ın müminin kalbinden elde etmeyi hedeflediği nihai gaye olan huzur ve sükûnete götürür: “Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer; kendilerine O’nun âyetleri okunduğunda bu onların imanını artırır ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” [Enfâl, 2] “Onlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ı anmakla huzur bulanlardır. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” [Ra’d, 28] “Allah, sözün en güzelini; âyetleri birbiriyle uyumlu, ikişer ikişer tekrarlanan bir Kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar. İşte bu, Allah’ın hidayetidir; onunla dilediğini doğru yola iletir.” [Zümer, 23] Bu, kalbin zikir, tezekkür, uyanıklık ve huzur konusundaki ameline dair kısa bir işarettir; bu araştırma ise istiksâya (tam olarak ele almaya) müsait değildir. Umulur ki, belki… Sözün en hayırlısı, az olup da maksadı anlatandır. Üçüncü Alâmet: Dilin Ameli: Şunu hatırlatmak yerinde olur: Metodu, organların ameli, kalbin ameli ve dilin ameli şeklinde taksim etmek, takrîbî ve tâlimî bir taksimdir; çünkü insandan sâdır olan her amel, mutlaka bir düşünceden sonra sâdır olur. Bu düşünce ise kalbî ve aklî bir ameldir. Dil, kalp ve organlarla birlikte, organların amellerinden saydığımız birçok şeye -namazlar, dualar ve Allah Teâlâ’ya davet gibi- ortak olabilir. Böylece üç birlik olduğu varsayılan metodun alâmetleri, tek bir yönde çalışan, Allah Teâlâ’ya hâlis kulluğun tahakkuku için tek bir hedefi gerçekleştiren tek bir birlik hâline gelir. Kalbin ameli, insanın salâhı ve yaratıcısı katındaki derecesi için ölçü ise; dilin zâtî ve hâricî pek çok ameli, kulluk meselesinde çeşitli boyutlara sahiptir. Dilin, insanın Allah Teâlâ’ya davetteki rolüne dair sorumluluğu büyük ve azametlidir. Bu sebeple, dilin Kur’an’ın Allah Teâlâ’yı zikretme metodundaki en belirgin ve önemli rollerini beyan etmemiz gerekir! Dil ve Müslüman Kimliğinin Belirlenmesi: İlim talebeleri nezdinde bilinen bir husustur ki, insan, “Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün Resûlullah” şehâdetini dile getirmedikçe Müslüman ve mümin sayılmaz. İkinci Mesele Kur’an-ı Kerim’de Zikirle Muhatap Olanlara Yönelik Yönlendirmeler Bu mesele üç alt başlık içermektedir. Bunlarda Kur’an-ı Kerim’in metodunu, aşağıdan yukarıya doğru bir yükseliş tarzıyla takip etmeyi uygun gördüm. Birinci alt başlık: Müminlere hitap edilen ve onlardan sâdır olan zikirler, bu zikirlerin kapsamlılığı, çeşitliliği ve bütün âbid zâkir tabakaları -ki onlardan resullerin kendileri ve melekler ile onların altındakiler de vardır- arasında ortak oluşu. İkinci alt başlık: Peygamberlerin ve resullerin -Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- yerine getirdiği zikirler. Üçüncü alt başlık: Yalnızca Nebî’nin (s.a.v.) yerine getirdiği zikirler. Birinci Alt Başlık: Müminlere Hitap Edilen ve Onlardan Sâdır Olan Zikirler Efendi, kuluna lütufkâr bir hitapta bulunduğunda; kul, efendisi katındaki konumunu ve ona olan ihtimamını hisseder. Bütün mahlûkat, Allah Teâlâ’nın kullarıdır: Melekler, resuller, peygamberler ve onların altındakiler. “Göklerde ve yerde olanlardan, Rahmân’a kul olarak gelmeyecek hiçbir kimse yoktur. Andolsun, O, onları kuşatmış ve tek tek saymıştır.” [Meryem, 92-93] Allah Teâlâ, mümin kullarına en has vasıflarıyla, yani kullukla hitap etmiştir. Onlara şöyle buyurmuştur: “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim yeryüzü geniştir. O hâlde yalnız bana kulluk edin.” [Ankebût, 56] “De ki: ‘Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara bir iyilik vardır. Allah’ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere, elbette mükâfatları hesapsız ödenecektir.’” [Zümer, 10] “De ki: ‘Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.’” [Zümer, 53] “Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.” [Zuhruf, 68] Ve onlara, kendi katında insanların en şereflisi olmaları itibarıyla “Ey insanlar!” diye de hitap etmiştir; hatta hiç kimse onlarla kıyaslanamaz ve hiçbir insan onlara denk olamaz: “Hiç iman eden, fasık gibi olur mu? Elbette eşit olmazlar. İman edip salih ameller işleyenlere gelince; işte onlar için, yaptıklarına karşılık olarak içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Fasıklık edenlere gelince; onların da varacakları yer ateştir.” [Secde, 18-20] Şimdi, Allah Teâlâ’nın kullarına “Ey insanlar!” sıfatıyla hitap ettiği ve konumuzla ilgili olan bazı âyetleri seçeceğim. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, takvaya eresiniz.” [Bakara, 21] “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.” [Nisâ, 1] “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil gelmiştir. Size apaçık bir nur indirdik.” [Nisâ, 174] Nisâ: 174] “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: ‘Allah’ın lütfu ve rahmetiyle, işte bununla sevinsinler. Bu, onların topladıklarından daha hayırlıdır.’” [Yûnus: 57-58] “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı büyük bir şeydir.” [Hac: 1] “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının ve öyle bir günden korkun ki, o gün baba oğlundan hiçbir şeyi ödeyemez, oğul da babasından hiçbir şeyi ödeyemez. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve sakın o çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.” [Lokmân: 33] “Ey insanlar! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da (haktan) çevriliyorsunuz?” [Fâtır: 3] “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengindir, övgüye lâyıktır.” [Fâtır: 15] “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” [Hucurât: 13] Sonra onlara, duygularına dokunan, maneviyatlarını yükselten ve Rableri katındaki büyük konumlarını hissettiren, hoş, lütufkâr ve sevimli bir hitapta bulundu; şu sevimli nidaya kulak verdiklerinde: “Ey iman edenler!” Onların hâl dilleri ise şöyle der: “İşittik ve itaat ettik ey Rabbimiz, seve seve! Bize dilediğini emret ve bize kendi katından yardım et; çünkü sen bize bizden daha merhametlisin. Lebbeyk lebbeyk! Lebbeyk ve sa‘deyk!!” Şimdi, zikir metoduyla ilgili bazı âyetleri ele alacağım; ayrıntılı bir araştırmaya bırakarak, Allah nasip ederse! Allah, iman eden kullarına yedi defa takvayı emretmiştir. Hepsini zikretmek güzel olur; çünkü takva, işin tamamının özüdür. Mümin, takvanın yanında zikredilen Allah’ın ipine sarılma, Allah yolunda cihad, sâdıklarla birlikte olma, ribâdan uzak durma, O’na vesile arama ve iman üzere ölünceye kadar gayret etme gibi hususları derinlemesine düşündüğünde, Allah Teâlâ’nın yaratıklarına olan rahmetinin, onlara olan şefkatinin ve onlara karşı hilminin derecesini anlar! Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten hakkıyla sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün. Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın.” [Âl-i İmrân: 102-103] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” [Mâide: 35] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sâdıklarla beraber olun.” [Tevbe: 119] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” [Ahzâb: 70] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve O’nun Resûlü’ne iman edin ki, Allah size rahmetinden iki kat versin, size içinde yürüyeceğiniz bir nur verir ve sizi bağışlar. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” [Hadîd: 28] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden kendilerini de unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık olanların ta kendileridir.” [Haşr: 18-19] [Haşr: 18-19] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve eğer müminler iseniz, ribâdan geriye kalanı bırakın.” [Bakara: 278] “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” [Enfâl: 29] “Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, sınırlarda nöbet tutun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” [Âl-i İmrân: 200] “Ey iman edenler! Allah ve Resûlü, size hayat verecek şeylere sizi davet ettiğinde, onlara icabet edin. Bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz ancak O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfâl: 24] “Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” [Enfâl: 45] “Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” [Hac: 77] “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin. Sabah akşam O’nu tesbih edin.” [Ahzâb: 41-42] “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” [Ahzâb: 56] “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Cum’a: 9] Şayet bir araştırmacı, Allah Teâlâ’nın kullarına doğrudan hitap ettiği (Ey iman edenler!) âyetleri toplayıp önce beyânî, sonra da mevzûî bir incelemeye tabi tutsa; kendisine ve Allah Teâlâ’ya yönelen sâliklere büyük fayda sağlayacak güzel neticeler elde eder. En doğrusunu Allah bilir. Derim ki: Bu âyetlerin tefsirine, onları en yakın ve en açıklayıcı kaynaktan bakmak, Allah’a yönelen sâlik için hikmetli Rabbanî yönlendirmelerden oluşan muazzam bir hazine ortaya koyar ve bu araştırmayı asıl hedefinden uzaklaştıracak uzatmalara gerek bırakmaz. İkinci Alt Başlık: Peygamberlerin ve Resullerin Zikirleri - Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun Ümmetlerden bazı fertlerin, kavimlerine Allah’ın peygamberleri ve resulleri olarak seçilmesi; onlara Rablerinin risaletlerini tebliğ etmeleri, dünyadaki saadet yollarını ve ahiretteki kurtuluşlarını göstermeleri; onların hiçbir kesbi, beklentisi veya arzusu olmaksızın, Allah Teâlâ’nın onları seçmesine dayanır. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Allah, meleklerden ve insanlardan resuller seçer.” [Hac, 75] Ve O, şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Hamd Allah’a mahsustur. Selâm, O’nun seçtiği kullarına olsun.’” [Neml, 59] Ve şöyle buyurmuştur: “Kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub’u da an. Onlar, güçlü ve basiretli kimselerdi. Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu hatırlamaya has bir özellikle seçkin kıldık. Şüphesiz onlar, bizim katımızda seçilmiş hayırlı kimselerdendir.” [Sâd, 45-47] Ve diğer bütün peygamberler ve resuller de böyledir. (72) Allah Teâlâ, peygamberleri ve resulleri bütün âlemlere üstün kılmıştır. Azîz olan şöyle buyurmuştur: “İsmail’i, Elyesa‘ı, Yûnus’u ve Lût’u da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.” [En’âm, 86] Allah, bazı peygamberleri bazılarına üstün kılmıştır; O’nun şu yüce sözünde: “Andolsun, biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık ve Dâvûd’a Zebûr’u verdik.” [İsrâ, 55] Ve bazı resulleri bazılarına üstün kılmış, derecelerini farklı kılmıştır; O’nun şu yüce sözünde: “İşte bu resuller; biz onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Onlardan Allah’ın konuştukları vardır; bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya da apaçık deliller verdik ve onu Rûhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik.” [Bakara, 253] Ve onlardan azim sahibi olanları (ulu’l-azm) hususi özelliklerle tahsis etmiş, yükümlülüklerini ve sorumluluklarını artırmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O hâlde, resullerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret ve onlar için (azabın gelmesini) acele isteme.” [Ahkâf, 35] Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Hani biz peygamberlerden söz almıştık; senden, Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu Îsâ’dan da. Onlardan sağlam bir söz aldık.” [Ahzâb, 7] Kur’an-ı Kerim’in isimlerini zikrettiği Allah resulleri, büyük ve azametli resullerdir. Kur’an’ın bize isimlerini bildirmediği resuller ise sayıca daha çoktur. ـــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــتتتـــــــــــــــــــــــــــــــــــ (72) Örnek olarak bkz. Bakara sûresi, 90, 130; Âl-i İmrân, 33. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun, senden önce de resuller gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız vardır, anlatmadıklarımız da vardır. Hiçbir resul, Allah’ın izni olmadan bir âyet getiremez.” [Gâfir, 78] Ve O’nun zâtı şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz biz, Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlara, Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik. Daha önce sana anlattığımız resuller ve anlatmadığımız resuller de vardır. Allah, Mûsâ ile de konuşmuştur. Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak (gönderdik) ki, resullerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [Nisâ, 163-165] Allah Teâlâ’nın adaleti ve kullarına olan rahmeti, her ümmete bir resul göndermesini gerektirmiştir. O şöyle buyurmuştur: “Andolsun, biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tâğûttan kaçının’ diye bir resul gönderdik.” [Nahl, 36] Ve O’nun mübarek ismi şöyle buyurmuştur: “Hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” [Fâtır, 24] Çünkü resul, insanları Allah Teâlâ’ya yönelten kimsedir. Resul, ümmetlere ve meskûn beldelere gönderildikten sonra insanlar, resule tâbi olanlar ve onu yalanlayanlar olarak ikiye ayrılır. Kim resule iman ederse, Allah Teâlâ’nın cezasından kurtulur. Kim de onu yalanlarsa, dünyevî azap onu yakalar; ta ki kıyamet günündeki kalıcı azaba ulaştırsın. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer biz dileseydik, elbette her beldeye bir uyarıcı gönderirdik. O hâlde kâfirlere uyma.” [Furkân, 51-52] Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Biz, hangi memleketi helâk ettiysek, mutlaka orada uyarıcılar vardı.” [Şuarâ, 208] Ve O, şöyle buyurmuştur: “Biz, bir peygamber göndermedikçe hiçbir toplumu azaba uğratacak değiliz.” [İsrâ, 15] Ve şöyle buyurmuştur: “Rabbin, ülkeleri, halkı habersizken helâk edecek değildir. Biz, onlara uyarıcı olarak bir peygamber göndermedikçe onları helâk etmeyiz.” [Kasas, 59] İşte bu seçilmiş ve seçkin resullerin, kendilerini nübüvvet şerefine lâyık kılan veya Allah Teâlâ’nın onları bu vasıflarla donatıp lâyık kıldığı yüce sıfatları vardır: İhlâs (73), emanet (74), sıdk (75), ilim (76) ve erkeklik (77). Bu yüce sıfatlarla birlikte, onlar bu sıfatları beşeriyetleri çerçevesinde taşırlar; onlar da diğer insanlar gibi beşerdirler (78). Allah onları, kendilerine yüklenen risaletleri tebliğ etmekle (79), insanlara karşı delili ikame etmekle (80) ve Allah Azze ve Celle’ye mutlak kulluklarını göstermekle yükümlü kılmıştır (81). Allah’ın peygamberleri, Allah Teâlâ’nın haklarını ve kulluklarının hakikatini bilmişler; Rablerine boyun eğmiş, O’na huşû duymuş ve bu yolda kendilerini feda etmişlerdir; ta ki Allah onları kendi katındaki sâlihler makamına ulaştırmıştır (82). Allah onlara hidayet (83), mağfiret (84) ve necât (85) lütfetmiştir. ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (73) Bkz. En’âm sûresi, 90; Mü’minûn, 72; Şuarâ, 109; Tûr, 40 ve diğer yerler. (74) Bkz. A’râf sûresi, 68; Şuarâ, 107; Duhân, 18 ve diğer yerler. (75) Bkz. Bakara sûresi, 41; Âl-i İmrân, 3, 39, 50, 81; Hâkka, 44-46 ve diğer yerler. (76) Bkz. Bakara sûresi, 31, 120, 129, 145; Âl-i İmrân, 61, 164; Nisâ, 113; Cum’a, 2 ve diğer yerler. (77) Bkz. Nahl sûresi, 43; Enbiyâ, 7 ve resul isminin zikredildiği her yerde o bir erkektir! (78) Bkz. Âl-i İmrân sûresi, 79; Mâide, 75; En’âm, 91; Kamer, 24; Tegâbün, 6 ve diğer yerler. (79) Bkz. Nisâ sûresi, 165; En’âm, 130-135; Yûnus, 47; Mülk, 8-9 ve diğer yerler. (80) Burada dipnot yok. (81) Bkz. Sâffât sûresi, 171; Gâfir, 15. Ayrıca her bir peygamberin kulluğu için bkz. el-Mu’cemü’l-Müfehres li-Meânî’l-Kur’âni’l-Azîm, 2/778-779. (82) Bkz. Bakara sûresi, 130; Âl-i İmrân, 39, 45, 46; En’âm, 58; Enbiyâ, 85-86 ve diğer yerler. (83) Bkz. En’âm sûresi, 84-87; İbrahim, 12; Tâhâ, 122. Ayrıca büyük peygamberlerin -ki aralarında Peygamberimiz Muhammed’in (s.a.v.) de bulunduğu- hidayete erdirildiğinin açıkça belirtildiği yerler için bkz. el-Mu’cemü’l-Müfehres, 2/1282-1283. (84) Bkz. Bakara sûresi, 37; A’râf, 23; İbrahim, 41; Kalem, 48-51. Ayrıca bkz. el-Mu’cemü’l-Müfehres, 2/1132. (85) Bkz. A’râf sûresi, 64, 72; Yûnus, 73; Sâffât, 133-134. Ayrıca bkz. el-Mu’cemü’l-Müfehres, 2/1197. Derim ki: Eğer Allah Teâlâ’nın yakın peygamberleri ve mükerrem resulleri, Allah Teâlâ’nın kulları olup O’ndan hidayet, mağfiret ve necât diliyorlarsa; onlara tâbi olan insanların hâli ne olabilir ki? Onların yapacağı tek şey, âlemlerin Rabbi olan Allah’a kullukta onlara itaat etmek ve tâbi olmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi için gönderdik.” [Nisâ, 64] (86) Ve Azîz olan şöyle buyurmuştur: “Kim benim hidayetime uyarsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” [Bakara, 38] Allah Teâlâ’nın hidayeti, O’nun mükerrem resullerinin -Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- getirdiği hidayettir. (87) Burada, bir yandan peygamberlerin beşeriyetini, bazen beşerî zaaflara maruz kalışlarını ve özür dileyip istiğfar ettikten sonra Allah’ın affı ve geniş rahmetiyle kuşatılışlarını teyit etmek için; diğer yandan da peygamberlerin zikirlerinden, objektif sebeplerine bağlı birtakım türleri kaydetmek güzel olur: Âdem (a.s.): Allah Teâlâ, Âdem’i şereflendirmiş, onu cennetine yerleştirmiş, bütün nimetlerini ve hayırlarını ona helâl kılmış; ağaçlardan birini ona isimlendirerek ondan uzak durmasını emretmiş; şeytanın vesvesesinden onu sakındırmış, şeytanın kötülüğünü, onu saptırmadaki ısrarını ve hayatını karartmadaki kararlılığını ona açıklamıştır. ـــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (86) Bkz. Âl-i İmrân sûresi, 32, 50, 172; Nisâ, 59. Ayrıca bkz. el-Mu’cemü’l-Müfehres, 2/737 vd. (87) Bkz. Bakara sûresi, 143, 145, 170, 178; Âl-i İmrân, 20, 31. Ayrıca bkz. el-Mu’cemü’l-Müfehres, 1/222. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Andolsun, biz daha önce Âdem’e emretmiştik, fakat o unuttu. Biz onda bir azim (kararlılık) bulmadık.” [Tâhâ, 115] Ve şöyle buyurmuştur: “Dedik ki: Ey Âdem! Şüphesiz bu (İblis), senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra sıkıntıya düşersin.” [Tâhâ, 117] Fakat: “Âdem Rabbine karşı geldi ve saptı. Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona hidayet verdi.” [Tâhâ, 121-122] Tevbesinin yolu, ona, söyleyeceği ve inanarak delaletlerine boyun eğeceği kelimeleri öğretmesiydi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı ve Rabbi onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edendir.” [Bakara, 37] O tatlı kelimeler, bir ikrar, bir vesile, bir istiğfar ve bir tevbe idi; Âdemoğullarından günahkâr ve huşûlu sâliklerin münâcâtı olmaya lâyıktı: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.” [A‘râf, 23] Nûh (a.s.): Nûh, kavmini Allah Teâlâ’ya davet etmek için bin yıldan elli yıl eksik (dokuz yüz elli yıl) kaldı; fakat onlardan pek azı ona icabet etti. Onun en büyük üzüntüsü ve esefi, eşinin ve oğlunun yalanlayanların ön safında yer almasıydı. Vaad edilen zaman geldi, gemiye bindi; su yükseliyordu ve babalık duygusu onu oğluna çekiyordu; ona seslendi: “Ey oğulcuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!” (Oğlu) dedi ki: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Nûh) dedi ki: “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir koruyucu yoktur; ancak O’nun merhamet ettiği başka.” Aralarına dalga girdi ve o boğulanlardan oldu. [Hûd, 42-43] Nûh’un oğlu öldü ve yeryüzündeki hayatı sona erdi; fakat Nûh, dünyayı kaybettikten sonra kıyamet gününde şefaatiyle onun kurtuluşunu istiyordu. Ne yaptı? “Nûh Rabbine seslendi ve dedi ki: Rabbim! Şüphesiz oğlum benim ailemdendir. Senin vaadin haktır ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın. (Allah) dedi ki: Ey Nûh! Şüphesiz o, senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir amel işlemiştir. O hâlde hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben seni cahillerden olmaktan sakındırırım. (Nûh) dedi ki: Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana acımazsan, mutlaka ziyana uğrayanlardan olurum.” [Hûd, 45-47] İşte mesele kesindir: Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye şefaat yoktur ve Allah, müminlerin kâfirler için şefaat etmesine izin vermez. İbrahim (a.s.): “Şüphesiz İbrahim, Allah’a itaat eden, hanif olan bir ümmetti; müşriklerden değildi. O, Allah’ın nimetlerine şükreden bir kimseydi. Allah onu seçmiş ve onu dosdoğru bir yola iletmişti.” [Nahl, 120-121] İbrahim’in bu yüce makamına rağmen, onu Allah’a samimi dualarla yalvarırken, Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu ifade ederken buluruz: “Rabbime dua edeceğim; umarım Rabbime dua etmekle bedbaht olmam.” [Meryem, 48] “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” [İbrahim, 35] “Rabbim! Bana hüküm (hikmet) ver, beni salihler arasına kat. Beni, sonra gelecekler arasında hayırla anılanlardan kıl. Beni Naîm cennetinin vârislerinden yap. Babamı da bağışla; çünkü o, sapıtanlardandır. İnsanların diriltileceği gün beni utandırma! O gün, ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah’a selîm (temiz) bir kalple gelenler başka.” [Şuarâ, 83-89] “İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Fakat onun Allah’a düşman olduğu kendisine apaçık belli olunca, ondan uzaklaştı.” [Tevbe, 114] “Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin. Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet yerlerimizi göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz sen tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edensin. Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, Kitab’ı ve hikmeti öğretsin, onları arındırsın. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” [Bakara, 128-129] “Rabbimiz! Şüphesiz sen, bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. İhtiyarlık çağımda bana İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir. Rabbim! Beni namazı dosdoğru kılanlardan eyle, soyumdan da. Rabbimiz! Duamı kabul buyur. Rabbimiz! Hesap günü geldiğinde beni, anne-babamı ve müminleri bağışla.” [İbrahim, 38-41] Eyyûb (a.s.): Eyyûb (a.s.), Allah’ın mükerrem peygamberlerindendi. Allah Teâlâ onu bedeninde ve ailesinde imtihan etti; o sabretti, sonra yine sabretti; ta ki Allah onun hastalığını sağlığa çevirdi ve ailesini ona yeniden verdi. Onun Allah Teâlâ’ya yalvarıp dua ettiği şeylerden biri, Kur’an-ı Kerim’in ondan naklettiği şudur: “Eyyûb’u da an. Hani Rabbine: ‘Şüphesiz bana bu dert dokundu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin’ diye seslenmişti. Biz de onun duasını kabul ettik ve ondan o sıkıntıyı giderdik. Katımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için bir hatırlatma olarak ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik.” [Enbiyâ, 83-84] “Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani Rabbine: ‘Şüphesiz şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti. ‘Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek serin bir su.’ Biz de ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik; katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir hatırlatma olarak. ‘Eline bir demet sap al da onunla vur ve yeminini bozma.’ Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. O ne güzel bir kuldu! Şüphesiz o, Allah’a yönelen bir kimseydi.” [Sâd, 41-44] İşte sabır, Allah’a yalvarma, yakarış, tevbe ve istiğfar ile Allah’a dönme ve Allah’a güzel güvenme; akıl sahipleri olan âbidler için bir hatırlatmadır. Yûnus (a.s.): Yûnus, aynı zamanda Zü’n-Nûn’dur. Kavminin inatçılığından ve o zamanki katılığından dolayı sıkıldı; onları üzüntü içinde terk etti ve öfkeli olarak çıktı; Allah’ın rahmetini ümit ediyor, Allah’ın ona kavminden daha hayırlısını hazırlayacağını umuyordu. Allah ona sabrın gerekliliğini öğretmek istedi ve ona bir gemiye binmesini ilham etti. Gemi onu büyük bir balığın ağzına götürdü; balık onu yuttu ve karnında canlı olarak kaldı. O zaman bu hâlin, kavminden çektiği sıkıntıdan daha kötü olduğunu anladı. “Karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum’ diye seslendi. Biz de onun duasını kabul ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” [Enbiyâ, 87-88] (88) Zü’n-Nûn’un duası, Allah Teâlâ’ya muhtaç olmanın ve O’na dua etmenin icabete vesile olduğunun yüce bir örneği olarak kaldı. İşte Kur’an-ı Kerim’in ölümsüzleştirdiği peygamber zikirlerinden örnekler. Bunlar, Allah Teâlâ’yı zikretmede örnek alınacak numunelerdir. Bu kadarıyla yetineceğim; çünkü Resûlullah’ın (s.a.v.) amellerini tasvir etmeye kendimi vereceğim. Zira o, en kerim kul ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a en büyük âbiddir. ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (88) Yûnus kıssasından bir kısmı için bkz. Nisâ sûresi, 163; En’âm, 86; Yûnus, 98; Sâffât, 139-148; Kalem, 48-50. Üçüncü Alt Başlık: Habib-i Mustafâ’ya (s.a.v.) Hitap Edilen Zikirler Şüphesiz Nebî (s.a.v.), Allah Teâlâ adına en büyük imza sahibidir. Onun mübarek şahsına yönelik irşad ve yönlendirme âyetleri pek çoktur. Bu da tek başına, Rabbinin ona olan ihtimamının, onu talim, tezkiye ve yükselişle terbiye ettiğinin apaçık delilidir. Bu alt başlığı, araştırmayı kolaylaştırmak ve parçalarını taksim etmek için birkaç meselede ele alacağım: Birinci Mesele: Zikre Yönelik Bazı Kur’an Âyetleri. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bismillâhirrahmânirrahîm. “Şüphesiz biz, Kur’an’ı sana parça parça indirdik. O hâlde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra veya nanköre itaat etme. Sabah akşam Rabbinin adını an. Gecenin bir kısmında O’na secde et ve gecenin uzun bir bölümünde O’nu tesbih et.” [İnsân, 23-26] “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verin ve susun ki, merhamet olunasınız. Rabbini, gönülden ve gizli bir yakarışla, sabah akşam, sesini yükseltmeden an. Sakın gafillerden olma.” [A‘râf, 204-205] “Hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım’ deme. Ancak Allah dilerse (de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve ‘Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir yola iletir’ de.” [Kehf, 23-24] (Yüce Allah doğru söyledi.) Elbette Allah’ı anmak en büyüktür. Bu âyet-i kerimelerin yönlendirmelerine bir bakış: Allah Teâlâ, sevgili Mustafâ’sına (s.a.v.) hitap ederek, ona Kur’an-ı Kerim’i, en mükemmel metot ve kıyamete kadar bu insanlık için razı olduğu en büyük şeriat olarak indirdiğini teyit etmektedir. Bu ise, muhalif ve karşıt bütün metotların ortadan kalkması anlamına gelir. Bu da beraberinde şiddetli bir mücadele ve düşmanlığı gerektirir. Sevgili Mustafâ’nın, Allah Teâlâ’nın hükmüne sabretmesi, yalnızca O’nun emirlerine uyması, inatçı, günahkâr ve kâfir tâğûtlardan hiçbirine az veya çok itaat etmemesi gerekir. Sabır ve mücadelede, sabahın erken vaktinden akşamın karanlığına, akşamdan sabaha kadar devamlı ve kesintisiz Allah Teâlâ’yı zikretmekle yardım istemelidir. Bunda gece namazıyla da yardım istemelidir; zira gece namazındaki uzun secde ruhu arındırır, kalbi mesut eder, münâcât ve yakınlık lezzetini artırır. Kişi bunu hissettiğinde ve imanın tatlılığını tattığında, zorluklar kolaylaşır ve gözünde her inatçı, günahkâr ve yalancı kişi küçülür. Kur’an-ı Kerim’i okumak büyük bir ibadettir. Belki de en faydalı olanı, Allah’a yönelen sâlikin, Şeyh Muhammed Sıddîk el-Minşâvî (rahimehullâh) gibi itkan sahibi salih bir kârîden Kur’an-ı Kerim’i dinlemesidir. Edanın güzelliğini ve Kur’an’ın imanın yükselişi ile yakînin artışındaki tesirini teemmül etsin. Okunan âyetlerin delaletlerini, tam bir sessizlik ve kulak verme ile tefekkür etsin; ta ki Kur’an-ı Kerim tilâvet edildiğinde inen sekînet ve rahmeti hissetsin. Sonra, Allah Teâlâ’yı zikretmek, tazarru ile birlikte, kalbi hastalıklarından şifaya kavuşturan, göğsü vesveselerden temizleyen şeydir; kabul edilmeme korkusuyla birlikte. Evet: Tazarru, Allah Teâlâ’nın huzurunda zayıflık, ihtiyaç, zillet ve kırıklık ile görünmektir. Zâkirin yakarışını gizlemesi değil, aksine göstermesidir! Ancak gürültü, patırtı, bağırma ve haykırma olmadan. Selef-i sâlihînden, ashâb-ı kirâmın ilk tabakasından rivayet edilmiştir ki, Allah Teâlâ’yı zikrettiklerinde göğüslerinden, ateş üzerinde kaynayan tencerenin sesi gibi bir ses duyulurdu. İşte Allah Teâlâ’yı ferdî ve cemaatle, zillet, ihtiyaç, zayıflık ve kırıklık göstererek zikretmek, mahlûkatın efendisinden (s.a.v.) istenmiştir; ancak sesi yükseltmeden! Cehr ise, sesi aşırı yükseltmektir. Evet, bazı müritlerin hâli zayıf olabilir; sesini yükseltir, bağırır, ağlar veya hezeyan eder. Bu, kemal hâli değil, zayıflık hâlidir - bazı saf sâliklerin zannettiği gibi. Bu, insan kalbinin üzerine gelen nurları taşıma gücünün zayıflığından başka bir şey ifade etmez. Kâmil şeyhler ve büyük rabbânîler bağırmazlar, hezeyan etmezler ve bayılmazlar. Bu böyle bilinsin. Mustafâ (s.a.v.) de yaratılışında ve bedenî yapısında bir beşerdir. Bazen Allah Teâlâ ile ünsiyet veya tedebbür anında olur; hâlini hissetmeyen biri ona hitap eder, Nebî (s.a.v.) ona cevap verir, geleceğe dair bir şey vaad eder ve tedebbür, teemmül veya üns ve yakınlık lezzeti karşısında “inşallah” demeyi unutur. Bunun üzerine sevgili Rab’den sevimli bir itap gelir: Zikrin artması, unutkanlığın izini giderir; bu ise nebevî kemale daha lâyıktır. Resûl (s.a.v.) kemal mertebelerinden birinde yükseldikçe, Allah Teâlâ’ya şöyle dua eder: “Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir yola iletir.” Nebî’nin (s.a.v.) yükselişi, hayatında olduğu gibi Refîk-i A‘lâ’ya intikalinden sonra da devam eder; çünkü onun ümmeti, şerefli intikalinden sonra hayatındakinden daha çoktur. Müslümanların bütün salih amelleri, Nebî’nin (s.a.v.) sahifelerindedir; çünkü o, onları hidayete ve rızaya çağırandır. Dolayısıyla o, kıyamet gününe kadar devamlı bir yükseliş içindedir. Bu, Habib-i Mustafâ (s.a.v.) hakkındadır. Bize, yani fakir, zayıf ve günahkâr sâliklere gelince; kalplerimizi, ihlâsımızı ve taatlerimizi itham etmemiz, gizli ferdî zikirden pek çok evrâdımızın olması gerekir. Zikrin tatlılığından ve basiret nurundan bir şey hissettiğimizde, üzerimize düşen; taatleri ve zikirleri artırmak, istidrâc, fitne ve kabul edilmeme korkusudur. İkinci Mesele: Kendisinden başka kurtuluş olmayan tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah). Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Kendi günahın için, mümin erkekler ve mümin kadınlar için de bağışlanma dile. Allah, sizin dönüş yerinizi de, varacağınız yeri de bilir.” [Muhammed, 19] “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer yüz çevirirlerse, de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.’” [Tevbe, 129] “De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde Allah’a ve O’nun sözlerine inanan ümmî peygamberine iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulasınız.’” [A‘râf, 158] “Böylece biz seni, kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete gönderdik; sana vahyettiğimizi onlara okuyasın diye. Onlar Rahmân’ı inkâr ediyorlar. De ki: ‘O, benim Rabbimdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve dönüşüm yalnız O’nadır.’” [Ra‘d, 30] İşte Allah Teâlâ’nın, Resûlü’ne (s.a.v.) “Lâ ilâhe illallah” demesini emrettiği bu dört âyet. Bunun sırrı nedir? Allah Teâlâ’nın sevgili Mustafâ’sına “Fâ‘lem” (Bil ki) buyurması korkutucudur; çünkü “İ‘lem” (Bil) kelimesi, muhatabın bilmediği bir şeyi bilmesinin, onda ilminin artmasının, onunla hatırlamasının veya ondan yakîn talep etmesinin istendiğini gösterir. Bilinen bir husustur ki, “İ‘lem” sîgası bazen “öğren” anlamına gelir. Her bakımdan, Allah Teâlâ’nın bu emirden muradının ne olduğu açıklığa kavuşmalıdır; çünkü Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ben, Allah Azze ve Celle’yi en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınızım.” (Müsned-i Ahmed: 6/122) Derim ki: İlim şu anlama gelir: “Bir şeyi hakikatiyle idrak etmek. Bu iki kısımdır: Birincisi: Şeyin zâtını idrak etmek. İkincisi: Bir şey hakkında, ona ait olan bir şeyin varlığına veya ondan nefyedilen bir şeyin yokluğuna hükmetmek. İlim iki kısımdır: Nazarî ve amelî. Nazarî olana gelince; bilindiğinde kemale erer; âlemdeki mevcutları bilmek gibi. Amelî olan ise, ancak amel ile tamamlanır; ibadetleri işlemek gibi.” Bunu Râgıb söylemiştir. Hiç şüphe yok ki, “Lâ ilâhe illallah” ilmi, nazarî ve amelî bir ilimdir. İnsan, burhanî delillerle bu konudaki nazarî marifeti arttıkça, iman kalpte yerleşir. Bu iman yükseldikçe, sahibini daha fazla ihbât, kulluk ve ihlâse götürür. Kişi, yüce kulluk kadehlerinden ne kadar çok içerse, Ma‘bûd’a o kadar çok şevk duyar, O’na olan muhabbeti ve O’nu tanıması sonsuz olur. İşte Allah Teâlâ’nın “Fâ‘lem” (Bil ki) buyruğu bu şekilde anlaşılır; çünkü bunu bilmek, İslâm davetinin tamamının temelidir. Sâlik kişi soracak olsa: Allah Teâlâ’nın, sevgili Nebî’si Mustafâ’dan (s.a.v.) istiğfar etmesini talep ettiği günah nedir? Bunun cevabı istiğfar bahsinde gelecektir. Ancak burada söylediğimiz şudur: Ebrârın (iyilerin) hasenatı, mukarrebûnun (yakın kulların) seyyiâtıdır! Güç ve kuvvet, ancak yüce ve azametli olan Allah’tandır. Allah Teâlâ’nın şu sözü: “Eğer yüz çevirirlerse, de ki: ‘Bana Allah yeter!’... âyeti.” Şüphesiz bu iki âyet, tercih edilen sahih görüşe göre Medenî’dir. Tevbe sûresi, Kur’an-ı Kerim’in en son inen sûrelerindendir. O hâlde hitap, müminlere yöneliktir: “Andolsun, size kendi içinizden bir peygamber gelmiştir.” Sonra hitap, “çok şefkatli ve merhametli” olarak nitelenen Mustafâ’ya geçer ve ona şöyle der: “Eğer yüz çevirirlerse, de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben yalnız O’na tevekkül ettim. O, büyük Arş’ın Rabbidir.’” Müminlerin hepsi iman derecesinde bir değildir. Ashâb-ı kirâm (radıyallahu anhum) da fazilet, ilim ve itaat bakımından aynı derecede değildir; bazıları bu konuda diğerlerinden daha yücedir. Nebî (s.a.v.), Allah Teâlâ’ya itaat tam ve eksiksiz olmadığında üzülür; çünkü o, müminlerin yüksek mertebeleri elde etmelerine son derece düşkündür. Şayet onlar bunu reddeder veya idrak etmekten aciz kalırlarsa, gücün, azametin ve mülkün kendisinde son bulduğu Allah ona kâfîdir. O, kendisine sığınanın da, kendisine dost olanın da kefilidir, ona yeter. Allah Teâlâ’nın şu sözü: “De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allah’ın hepinize gönderdiği peygamberiyim...’ âyeti.” Bunun ardından tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) gelmiştir. Sanki Allah, Nebî’si Mustafâ’ya (s.a.v.) şöyle demek istemektedir: Sen, bütün insanlara gönderilen Allah’ın resûlüsün. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun yaratması ve sanatıdır. Şanı böyle olanın dışında hiçbir ilâh yoktur. Diğer uydurma ilâhlar ise sizin gibi kullardır: “Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin gibi kullardır.” [A‘râf, 194] Üçüncü Mesele: Kur’an-ı Kerim’i okumak. Bu mesele, müstakil bir bölüm olarak ele alınmayı hak eder; çünkü Kur’an okumak, zikrin en büyük yönüdür. Nebî’den (s.a.v.) sahih olarak gelen hadiste şöyle buyurmuştur: “Kur’an okuyun. Kim onu okursa, okuduğu her harf için ona on hasene vardır. ‘Elif Lâm Mîm’ bir harftir demiyorum. Fakat elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm bir harftir. İşte bu otuzdur.” İmam Nevevî (rahimehullâh) el-Ezkâr’da şöyle demiştir: “Bil ki, Kur’an tilâveti zikirlerin en faziletlisidir. İstenen ise tedebbür ile okumaktır.” (s. 187) Kur’an okumanın zikirlerin en büyüğü olmasının sebebi şudur: Kur’an-ı Azîm, Allah’ın kelâmıdır. Allah Teâlâ’nın kelâmı, sözlerin en yücesi ve Allah’a en sevimlisidir. Ayrıca bir harf ile zikreden kimseye on hasene verileceği, Kur’an tilâveti dışında varit olmamıştır. Nebî’den (s.a.v.) sahih olarak gelen bütün evrâdda, Kur’an-ı Kerim tilâvetinin sevabı dışında haseneler zikredilmemiştir. Allah Teâlâ’nın, Nebî’si Mustafâ’ya Kur’an tilâvetini ve okumayı emretmesi, Kur’an-ı Azîm’de pek çok yerde gelmiştir. Birinci: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Kur’an okuduğunda, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın. Şüphesiz onun, iman edenler ve yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde hiçbir saltanatı yoktur. Onun saltanatı, ancak onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” (Nahl, 98-100) İkinci: “Kur’an okuduğunda, seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmez bir perde çekeriz. Sen Rabbini Kur’an’da yalnız olarak andığında, onlar arkalarını dönüp kaçarlar.” (İsrâ, 45-46) Üçüncü: “Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazı kıl. Bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir. Gecenin bir kısmında da sana mahsus bir nafile olarak teheccüd kıl. Umulur ki Rabbin seni övgüye değer bir makama yükseltir.” (İsrâ, 78-79) Dördüncü: “Böylece biz onu, Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarıları çeşitli şekillerde açıkladık ki, belki sakınırlar veya onlara bir öğüt verir. Yücedir Allah, gerçek Melik. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumada acele etme ve ‘Rabbim! İlmimi artır’ de.” (Tâhâ, 113-114) Beşinci: “O gün zalim, ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke Peygamber’le birlikte bir yol tutsaydım! Vay başıma gelene! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Andolsun, o, bana geldikten sonra zikirden saptırdı. Şeytan, insanı yalnız bırakandır.’ Peygamber de dedi ki: ‘Rabbim! Şüphesiz kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş hâlde bıraktı.’ İşte biz, her peygambere suçlulardan düşmanlar yaptık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.” (Furkân, 27-31) Altıncı: “Ben ancak, şu şehri (Mekke’yi) haram kılan ve her şey kendisine ait olan bu şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum. Müslümanlardan olmakla da emrolundum. Kur’an okuyasın diye. Kim hidayete ererse, kendi nefsi için erer. Kim saparsa, de ki: ‘Ben ancak uyarıcılardanım.’ De ki: ‘Hamd Allah’a mahsustur. O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.’” (Neml, 91-93) Yedinci: “Ey örtünüp bürünen! Gecenin bir kısmında kalk; yarısında veya biraz azalt, yahut biraz artır ve Kur’an’ı tertîl ile oku. Şüphesiz biz, sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil, 1-5) Sekizinci: “Onu hak ile indirdik ve hak ile indi. Seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye parça parça indirdik. Onu safha safha indirdik. De ki: ‘İster ona inanın, ister inanmayın. Şüphesiz daha önce kendilerine ilim verilmiş olanlara Kur’an okunduğunda, çeneleri üzerine secdeye kapanırlar ve ‘Rabbimizi tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi gerçekleşmiştir’ derler. Çeneleri üzerine secdeye kapanarak ağlarlar ve bu, onların huşûunu artırır.” (İsrâ, 105-109) Dokuzuncu: “Onu (Kur’an’ı) acele edip almak için dilini kıpırdatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir. O hâlde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşuna uy. Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyâme, 16-19) Bu dokuz yer, Hak Teâlâ’nın Nebî’sine Kur’an okumayı emrettiği yerlerdir. Bunların tamamı, kendilerine has müstakil bir araştırma gerektiren hükümler ve edeplerdir. Ancak bu veciz bölümde vurgulamak istediğim hususlar şunlardır: a) Kur’an okumak, Allah Teâlâ’nın Nebî’si Mustafâ’ya öğrettiği ve Habib-i Mustafâ’nın da ashâb-ı kirâma öğrettiği, tâbi olunan bir sünnettir. Böylece kıraat, şifâhî olarak nakledilerek zincirleme devam etmiş ve âyetin işaret ettiği gibi bize ulaşmıştır. b) Kur’an-ı Kerim’in yirmi ile yirmi üç yıl arasında parça parça indirilmesinin hikmetlerinden biri, Nebî’ye (s.a.v.) ashâb-ı kirâma Kur’an tilâvetini öğretme imkânı vermesidir; nitekim âyette buna işaret edilmiştir. c) Kur’an-ı Kerim’in şanındandır ki, huşû ve hudûyu artırır, Allah Teâlâ’nın celâlinden ve yüce kelâmının cemâlinden gözyaşı döktürür ve nefsin ondan şiddetle müteessir olmasını sağlar; nitekim âyette buna işaret edilmiştir. d) Bana öyle geliyor ki, “ağır söz”, mükellefiyetin en yüce sorumluluğu ve hakiki kulluktur. Kur’an-ı Kerim’i tertîl ile okumak ve tedebbür etmek, buna yardımcı olacak mahiyettedir (6-7). Kur’an-ı Kerim’i terk etmek veya az okumak ise, kusur işleyeni hakiki hidayetten, ruhî yücelişten ve sıkıntı ile darlık anlarında Allah Teâlâ’nın ona yardım etmesinden uzaklaştırır. e) Allah Teâlâ’ya yönelen bütün sâliklerin Arapçayı (nahiv, sarf, belagat, meanî ve fıkıh yönünden) iyice öğrenmesi gerekir. Çünkü bunu iyi bilmeyen kimse, Kur’an’ı tatmaz ve tedebbür edemez; dolayısıyla yükselemez veya yükselişi zayıflar. f) Şeytan, Kur’an okuyanlara düşmandır ve onlara karşı tuzağı şiddetlidir. Ancak kim Allah’a sığınırsa, Allah onu korur, Kur’an-ı Kerim’den faydalandırır ve onu şeytandan muhafaza eder. Bunun açıklaması şöyledir: Bir sâlikin her gün Kur’an-ı Kerim’den bir cüz okuduğunu düşün. Cüz, yaklaşık yirmi sayfadır. Her sayfada on beş satır, her satırda on kelime vardır. Eğer kelimeyi üç harf olarak takdir edersek, bu her satırda en az otuz harf olduğu anlamına gelir. Bu da bir sayfada beş yüzden fazla harf olduğu anlamına gelir. Böylece bir cüzün harfleri kesinlikle on binin üzerinde olur. Eğer mümin okuyucunun sadece her haseneye on katıyla mükâfatlandırılacağını kabul edersek, bu, Kur’an’dan bir cüz okumada en az yüz bin hasene olduğu anlamına gelir. Bu, maddî ve sayısal hesapta böyledir. Ama (ihsan) ve yakınlık hesabına gelince, o başka bir şeydir; onu ancak Kur’an zevki ehline olanlar idrak eder. Yüz bin hasene elde eden kimse, Allah Teâlâ’ya itaat etmiş, O’na ihbat ve itaatte acele etmiş olur. Böylece Allah’ın onu koruması büyük, onu desteklemesi ve doğrultması büyük ve sağlam olur. Allah’ın izniyle ona ne insan şeytanları ne de cin şeytanları zarar verir. z- Gecenin Kur’an-ı Azîm ile kıyamı, peygamberlerin seçkinleri olan Muhammed b. Abdullah’a -salât ve selâm üzerine ve hepsine olsun- en büyük mükellefiyetlerden biridir. Yani hissedilen meşakkat. Bu kıyamda lezzet duymaya, münâcâtta istiğrâka, kozmik maddeden kaybolup mübarek ayaklarının uzun kıyamdan şişmesine gelince; işte o, nuranî yakınlık lezzetleri ve yüce ruhun, sevgili Allah Teâlâ’nın tecellilerini temaşa etmedeki yüce parıltılarıdır. Bu, büyük Resûlullah’ın gözünün nurudur: “(Namaz, gözümün nuru kılındı.)” Habib-i Mustafâ’nın (s.a.v.) Kur’an zikrinin azametini ve sırlarının gücünü bilmesi sebebiyle, (özel Kur’an virdi)nin gerekliliğini vurgular ve ona devam ederdi. Sahih hadiste şöyle buyurmuştur: “(Kim geceleyin hizbini veya onun bir kısmını uyuyarak kaçırırsa, sonra onu sabah namazı ile öğle namazı arasında okursa, ona gece okumuş gibi yazılır.)” Müslim. Okumanın en azı ve en çoğu için bir sınır yoktur. Tavsiye edilen miktar, kişilere, hallere ve makamlara göre değişir. Zeyd b. Sâbit’ten sahih olarak rivayet edilmiştir ki, ona soruldu: “Kur’an’ı yedi günde okumayı nasıl görürsün?” Zeyd dedi: “Güzeldir. Ancak onu yarım ayda veya on günde okumam bana daha sevimlidir.” Ona: “Neden?” diye soruldu. Dedi: “Onu tedebbür edip üzerinde durmak için.” el-Muvatta. el-Esâs 4/1622. Abdullah b. Amr’dan -ki o, insanların en âbidlerinden idi, radıyallahu anh- sahih olarak rivayet edilmiştir ki, Nebî-i Ekrem (s.a.v.) ona bir ay ile üç gün arasında (yani en fazla bir ayda, en az üç günde bir) okuma ruhsatı vermiştir; bir rivayette ise yedi (gün) denmiştir. Şeyh Said Havva -rahimehullâh- şöyle demiştir: “Kur’an’ı üç günden daha kısa sürede okumak caizdir ve okuyucu bundan dolayı mükâfatlandırılır. Nitekim birçok âbid onu bir gecede okurdu. Onlar yasaklamadan men anlamını değil, kişinin tilâvet ile tedebbürü birleştirebileceği sınıra irşad anlamını çıkardılar. Tedebbür sevabını kaçırsalar bile tilâvet sevabını kaçırmayacaklarını anladılar.” el-Esas 4/1624. İmam Nevevî, bu konuda ümmetin faziletli âbidlerinin farklı meşreplerini zikretmiştir. Onlardan bir grubun her iki ayda bir hatim yaptığını, selefin çoğunun ise her yedi günde bir hatim yaptığını nakletmiştir. Sonra âbidlerin âdetlerinde derece derece ilerleyerek şöyle demiştir: “Bir grup her gün ve gecede iki hatim yapardı; başkaları her gün ve gecede üç hatim; bazıları sekiz hatim - dördü gece, dördü gündüz. Gece dört, gündüz dört hatim yapanlardan biri de büyük seyyid Ebû Ali Hüseyin b. Ahmed es-Sûfî, İbnü’l-Kâtib olarak bilinir (ö. 340 h. sonrası), radıyallahu anh. Bu, gün ve gecede ulaştığımız en çok sayıdır… Mücâhid b. Cebr -celîl bir tâbiî- Kur’an’ı akşam ile yatsı arasında hatmederdi. Hatta âbid tâbiî Mansûr b. Zâzân, Kur’an’ı öğle ile ikindi arasında hatmeder, bir de akşam ile yatsı arasında hatmederdi. Bir rekâtta Kur’an’ı hatmedenlere gelince, çokluklarından sayılamazlar. Onlardan Osman b. Affân ve Temîm ed-Dârî radıyallahu anhümâ, ve Saîd b. Cübeyr rahimehullâh.” (el-Ezkâr s. 188) Derim ki: Maddî zaman hesapları böyle bir sözü asla kabul etmez. Çünkü bir cüzün en hızlı okunuşu, tecvid ve vakf hükümlerinin asgari ölçüsü gözetilerek çeyrek saat ile üçte bir saat arasındadır. Eğer bu kimselerin mutlak olarak ibadete tahsis edilmiş olduklarını kabul etsek bile, onlardan birinin sekiz ilâ on saat ihtiyacı olur. Acaba bir kişi tek bir rekâtta on saat ayakta durmaya güç yetirebilir mi? Öğle ile ikindi veya akşam ile yatsı arasındaki süre bu zamana nerede? Bunun benzeri, âbidlerden birinin bana anlattığı şeydir: O, halvet merhalesinde tehlîl (Lâ ilâhe illallah) getirir, tesbîh (Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber) yapar, (Allah) ismini zikreder, istiğfar eder ve Resûlullah’a on bin defa salât ederdi. Zannederim yüz bin defa dedi. Kur’an-ı Azîm’den bu kerim ve muazzam miktar, ve bu celîl evrâd, zâkirin içinde bulunduğu az zaman çerçevesinde aklın kabul etmesini zorlaştırır. Bunun için bende, ruhun kuvveti, onun azat olması, kalbin yakîn ile güçlenmesi, akıl, kalp ve dilin madde engellerini ve normal beşerî organları aşarak tecrîd âlemine geçmesinden başka bir yorum yoktur. Böylece Kur’an-ı Kerim kalbin sayfasından şimşek gibi geçer ve akıl istiâb edip zihin sindirirken dilden patlayan bir pınar gibi fışkırır. Zikir de böyledir, en iyisini Allah bilir. Bana öyle geliyor ki, bunun doğru bilgisi ancak makamlar ile tamam olur. Kişi bu gibi makamlara ulaştığında, bunun kolaylığını ve rahatlığını tahkik eder. Dördüncü Mesele: Müfred İsim (Allah) Teâlâ ve Tekaddes Şu anda Allah’ın en büyük ismi hakkında konuşmak niyetinde değilim; âlimlerin bu konudaki ihtilafı meşhurdur. Benim sözüm, müfred isim olan (Allah) ile zikrin meşrûiyeti, nefisteki tesiri ve Nebî’ye (s.a.v.) hitabı açısındandır. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na o isimlerle dua edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” [A‘râf, 180] “De ki: ‘İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisini çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur.’ Namazında sesini yükseltme, kısma da; ikisi arasında bir yol tut.” [İsrâ, 110] “Sözü açığa vursan da, şüphesiz O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. En güzel isimler O’nundur.” [Tâhâ, 8] “Öyleyse Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız? Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.” [Rahmân, 77-78] “Şimdi söyleyin: Yaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa biz miyiz yaratan? Biz onu bir ibret ve çölde konaklayanlar için bir fayda kaynağı yaptık. O hâlde, yüce Rabbinin adını tesbih et.” [Vâkıa, 71-74] “Şüphesiz bu, kesin bir gerçektir. O hâlde yüce Rabbinin adını tesbih et.” [Vâkıa, 95-96] “Şüphesiz o, kesin bir gerçektir. O hâlde yüce Rabbinin adını tesbih et.” [Hâkka, 51-52] “Şüphesiz senin için gündüzde uzun bir meşguliyet vardır. Rabbinin adını an ve her şeyden kesilerek O’na yönel. O, doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde yalnız O’nu vekil tut.” [Müzzemmil, 7-9] “O hâlde Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkâra veya nanköre itaat etme. Sabah akşam Rabbinin adını an. Gecenin bir kısmında O’na secde et ve gecenin uzun bir bölümünde O’nu tesbih et.” [İnsân, 24-26] “Yüce Rabbinin adını tesbih et. O, yaratıp şekillendirendir. O, ölçüyü koyup yol gösterendir.” [A‘lâ, 1-2] “Şüphesiz arınan ve Rabbinin adını anıp namaz kılan kurtuluşa ermiştir.” [A‘lâ, 15] “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.” [Alak, 1-2] “Ta ki, kendileri için faydalar görsünler ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde O’nun adını anarak kessinler.” [Hac, 28] “De ki: ‘Allah’tan başka bir Rab mi arayayım? Hâlbuki O, her şeyin Rabbidir.’” [En‘âm, 164] “De ki: ‘Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?’ De ki: ‘Allah’tır.’” [Ra‘d, 16] Derim ki: Göklerin ve yerin, göklerde ve yerde bulunanların Rabbi Allah’tır. O, büyük Arş’ın Rabbidir. O, Muhammed’in (s.a.v.) de Rabbidir. O, insanların da Rabbidir. “Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah’tır.” [Yûnus, 3] “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O’na kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.” [Âl-i İmrân, 51] Eğer bütün mahlûkata sorsak: Göklerin ve yerin Rabbi, büyük Arş’ın Rabbi, peygamberlerin Rabbi ve Muhammed’in Rabbi kimdir? Cevap kesinlikle şu olur: O’nun adı Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ, Nebî’si Mustafâ’dan Rabbinin adını zikretmesini istediğinde, Rabbinin adı nedir? Cevap: (Allah. Allah) Evet (Allah). “En güzel isimler Allah’ındır, O hâlde O’na o isimlerle dua edin.” “De ki: ‘İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisini çağırırsanız çağırın, en güzel isimler O’nundur.’” İşte Allah Teâlâ’nın ismini zikretmek, Kur’an-ı Kerim’de müfred olarak nass ile sabittir. Kur’an’ın nassları sübût bakımından kat‘îdir. Bu nasslar, murâd-ı ilâhîye delâlet bakımından da kat‘îdir. Apaçık ve nettirler; daha fazla beyana ihtiyaç duymazlar. Bir başka ifadeyle: Kat‘î olan, ne sübûtunda ne de delâletinde zannî olana ihtiyaç duyar. Bununla birlikte Nebî’den (s.a.v.) şu sözü varit olmuştur: “(Yeryüzünde ‘Allah, Allah’ diyen biri olduğu sürece kıyamet kopmaz.)” İbn Hibbân, Sahîh’inde Nebî’den (s.a.v.) şöyle rivayet etmiştir: “(Allah’ı an; ta ki ‘mecnun’ desinler.)” Öyleyse müfred isim olan (Allah) ile zikrin bid‘at olduğunu iddia eden kimse, zavallı bir mübtedi‘dir. Çünkü tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah), nefyin ve ispatın en son noktasıdır; onda, Allah Teâlâ’nın birliğinin, uydurma ilâhların dışında yalnızca O’na ait olduğunun ispatı vardır. Biz, müfred isim olan (Allah) ile zikrin doğru, diğerinin yanlış olduğunu söylemiyoruz. Ancak şunu söylüyoruz: Tarikat ehli, zâkirden önce tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) ile şüphe, şübhe ve şirki terk etmesini ister. Kalp ve bütün organlar bunu ikrar ettiğinde, zikir; zihin, fikir, kalp ve ruhta mutlak gayeyi, yani (Allah) Teâlâ’yı takrir merhalesine geçer. Tarikat ehli, Allah Teâlâ’ya en yakın yolun, nefsin dizginini tutmak ve Allah Teâlâ’nın huzurunda tezellül etmek olduğu görüşündedir. Allah Teâlâ’nın ismini çokça zikretmek, zâkirin nefsini kendi gözünde küçültür. Nefsi kendi gözünde küçüldükçe ve Allah Teâlâ onun yanında büyüdükçe, kulluk, sıddîklık ve yakınlık merdiveninde yükselir. Zâkir, ister (Allah) Teâlâ’yı severek, ister dua ederek, ister mutlak zâkir olarak zikretsin; Allah Teâlâ, kulunun ne istediğini bilir. Zâkirin, (Allah) Teâlâ ismini tekrarlamaktaki murâdını açıklamasına ihtiyaç yoktur. Beşinci Mesele: İstiğfar ve Tevbe Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Hâ Mîm. Kitab’ın indirilişi, Azîz ve Alîm olan Allah’tandır. O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan, lütuf sahibidir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Dönüş yalnız O’nadır.” (Gâfir, 1-3) “Sen bizim velimizsin. Bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (A‘râf, 155) “Hâlâ Allah’a tevbe edip O’ndan bağışlanma dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Mâide, 74) “Kimin üzerine gazabım inerse, o, mahvolmuştur. Şüphesiz ben, tevbe eden, iman eden, salih amel işleyen ve sonra hidayete eren kimseyi çok bağışlayanım.” (Tâhâ, 81-82) “Sonra ben onlara açıkça söyledim, gizlice de söyledim. Dedim ki: ‘Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü O, çok bağışlayandır.’” (Nûh, 9-10) “O hâlde sabret. Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Günahın için bağışlanma dile. Akşam ve sabah Rabbinin hamdini tesbih et.” (Gâfir, 55) “Bil ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Kendi günahın için, mümin erkekler ve mümin kadınlar için de bağışlanma dile. Allah, sizin dönüş yerinizi de, varacağınız yeri de bilir.” (Muhammed, 19) “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların akın akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbinin hamdini tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr sûresi) “Şüphesiz biz, Kitab’ı sana hak ile indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma. Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Nisâ, 105-106) “Allah’ın rahmeti sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılırlardı. Onları affet, onlar için bağışlanma dile, onlarla istişare et. Karar verdiğinde ise Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159) “Ey Peygamber! Mümin kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, sana maruf konusunda isyan etmemek üzere sana biat etmeye geldiklerinde, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Mümtehine, 12) “Eğer onlar, kendilerine zulmettiklerinde sana gelip Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri çok kabul eden, çok merhametli olarak bulurlardı.” (Nisâ, 64) Derim ki: Şüphesiz Allah Tebâreke ve Teâlâ, günahı bağışlayandır; O, bağışlayanların en hayırlısıdır; O, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir; tevbe edip yönelenleri çok bağışlayandır. Peki, Allah’ın bu üç güzel ismi nasıl gerçekleşir ve tesirleri nasıl tecelli eder? Cevap: İstiğfar ile. İstiğfar, bağışlanma istemektir! Allah, sevgili Mustafâ’sına kendi günahı için, müminler için ve mümin kadınlar için istiğfar etmesini emretmiştir; çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Allah Teâlâ kullarını yaratmıştır -ki O, yarattığını en iyi bilendir- onlarda hataya, kusura ve günaha yönelik eğilimler vardır. Nitekim İmam Müslim, Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet etmiştir ki, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “(Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi giderir ve günah işleyip ardından Allah’tan bağışlanma dileyen ve O’nun da bağışladığı bir kavim getirirdi.)” (2749) Buhârî ve Müslim, Ebû Hüreyre’den, Resûlullah’tan (s.a.v.) şöyle rivayet etmiştir: “(Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında dünya semasına iner ve şöyle der: ‘Bana dua eden yok mu, ona icabet edeyim? Benden isteyen yok mu, ona vereyim? Benden bağışlanma dileyen yok mu, onu bağışlayayım?’” el-Ezkâr, 183. Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Amr b. Abese’den (r.a.) rivayet etmiştir ki, o, Nebî-i Kerîm’in (s.a.v.) şöyle dediğini işitmiştir: “(Rabbin, kuluna en yakın olduğu an, gecenin son üçte biridir. Eğer o saatte Allah’ı zikredenlerden olabilirsen, ol.)” Tirmizî: “Hasen sahih” demiştir. (184) Derim ki: Rabbin dünya semasına gecenin son üçte birinde inişi hadisini sundum ve ardından gelen hadisle destekledim; ta ki her iki hadisten maksadın zâkir olduğunu, zikredilen olmadığını delillendireyim. Şöyle ki: 1. “Enzela”, “nezele” ve “yünezzilu” kelimeleri, avamın zihninde yalnızca yüksekten aşağıya inmek anlamına gelir. Ancak Allah Teâlâ’nın muradında, Resûlü Mustafâ’nın (s.a.v.) muradında ve ilim ehlinin anlayışında bu böyle değildir; bilakis daha genel ve daha kapsamlıdır. Bunun delili şu âyetlerdir: “Yoksa onlar, azabımızı mı acele istiyorlar? Fakat azabımız onların yurduna indiğinde, uyarılanların sabahı ne kötü olur!” (Sâffât, 176-177) “Dedi ki: ‘Rabbinizden size bir pislik ve gazap indi. Sizin ve atalarınızın uydurduğu isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Allah onlara hiçbir delil indirmemiştir. Bekleyin, ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.’” (A‘râf, 71) “Sonra sizi, o kederin ardından bir güven duygusu olarak uyku ile örttü. O uyku, içinizden bir grubu sarıyordu.” (Âl-i İmrân, 154) “Sonra sizi ölümünüzden sonra dirilttik ki şükredesiniz. Bulutu üzerinize gölge yaptık ve size kudret helvası ve bıldırcın indirdik. ‘Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin.’” (Bakara, 57) “Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi ve süs yaptık. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır.” (A‘râf, 26) “Demiri de indirdik; onda hem şiddetli bir güç hem de insanlar için faydalar vardır.” (Hadîd, 25) Derim ki: Bu âyet-i kerimeler ve başkaları, “nezele” maddesinin mutlaka yüksekten aşağıya inmek anlamına gelmediğini gösterir. Çünkü helâk edici azap, yok oluş ve veba gibi şeylerin sebepleri yerlidir. Saltanat ise izindir; o inmez, meşru kılınır. Uyku gökten inmez; insanın sinir sisteminde meydana gelir. Kudret helvası yerin altından çıkan rızıklardandır; ondan bir kısmı da (mantar) gibi. Bıldırcın ise bilinen bir kuştur; o da gökten yere inmez, zaten yerdedir. Elbiseyi insanlar kendi elleriyle yapar; onlara gökten inmez; ancak Allah onlara yapma ve kullanma yollarını hidayet etmiş ve ilham etmiştir. Bu da gösterir ki, Rabbin dünya semasına nüzulü, O’nun iradesinin ve rahmetinin, insanların dualarıyla yöneldiği cihete yönelmesi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, Muvakki‘-i A‘zam, Abd-i Efham ve Âbid-i Ekrem’in (s.a.v.) zikirlerinden bir kısmına dair acele bir işaret ve çeşitli örneklerdir. Bunları bu sayfalara, kendim için bir basiret, sevgili sâlik dostlarım için bir hatıra olarak emanet ettim. Allah, maksadın arkasındadır ve O, doğru yola hidayet edendir. Araştırmanın Sonucu Hamd, başlangıçta da sonda da Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Allah’ın kulu ve resûlü, efendimiz Muhammed’e -yaratılmışların en hayırlısı-, onun temiz ehl-i beytine -ki bulut kümeleri gibidirler-, ve en kerim ashâbına -ki dolunaylardır- olsun. İmdi: Bu veciz araştırma, birtakım neticeler ortaya çıkardı; en önemli noktalarını aşağıda kaydetmeyi uygun gördüm: 1- İnsan, mahlûkatın en şereflisi ve Allah Teâlâ katında en kerim olanıdır; çünkü bütün ilâhî şeriatların sahibi olan resulleri ondan çıkmıştır; onlar, Allah Teâlâ’nın indirdiği risaletlerdeki metodunu tatbik eden terbiyeciler olarak bulunmuşlardır. Diğer bütün mahlûkat ise, bu varlık sahasındaki vazifesinde ona yardımcılar olarak sayılabilir. 2- Makamın yüceliğiyle şereflendirme ile ibadet yükümlülüklerinin artması arasında açık bir nispet vardır. Buna göre her ilâve şereflendirme, daha büyük bir yükümlülüğü gerektirir; zira Allah Teâlâ ile yarattıklarından hiçbiri arasında nesep bağı yoktur! Şüphesiz Resûl Muhammed (s.a.v.), en büyük âbid, ümmetin âlimleri ve fukahası için rabbânîlik yolunda hepsinin üzerine vacip olan örnektir! 3- Kur’anî evrâd ve zikirler, ümmeti tezkiye için birleşik bir metot üzerinde toplayan ortak payda olmalıdır. Metodun birliği, tasavvufî tarikatlar arasındaki ihtilaf ve ayrılık meselelerini azaltıcı mahiyettedir! Nebî’den (s.a.v.) sahih olarak nakledilen zikirler, Kur’an’ın Allah Teâlâ’yı zikretme metodunun tatbikatıdır. Ondan sahih olarak gelenler, bir yönüyle sevabı kapsar, diğer yönüyle kulluk mertebelerinde tezkiye ve yükselişi gerçekleştirir, üçüncü yönüyle de ihtilaf edenlerin görüşlerini yakınlaştırmaya yardımcı olur! Sözümü, bence önemli olan bazı tavsiyelerle bitiriyorum: Birincisi: En belirgin alâmetlerine işaret ettiğim ve Nebî’den (s.a.v.) sahih olarak gelenler çerçevesinde tatbik edilen Kur’anî metotla kayıtlı ilmî tasavvufu benimsemeyi tavsiye ediyorum. Çünkü bu, bu büyük dine nispet edilmesi doğru olan İslâm tasavvufudur. Allah’ın Kitabı’na ve Resûlü’nün sünnetine muhalif olan her şey İslâm tasavvufundan değildir. Sâlihlerden birine nispet edilen yanlış bir fikri tartışmakta ve dinin onun hakkındaki hükmünü öğrenmekte bir sakınca yoktur; ancak kendisine nispet edilen kişiye karşı son derece edepli olmak gerekir. Çünkü yanlış bir fikri tartışmak başka bir şeydir, o fikrin nispet edildiği kişi hakkında hüküm vermek yine başka bir şeydir. İkincisi: Ümmette rabbânîliği -ilim, amel ve hâl olarak- ihya etmenin gerekliliğini tavsiye ediyorum. Bu, imkânsız bir iş değildir; samimi niyetler bulunur ve hayırlı gayretler birleşirse gerçekleşir. Bu gayretler de inşallah boldur. Üçüncüsü: Büyük Müslüman tasavvuf âlimlerinden oluşan ilmî bir encümen kurulmasını tavsiye ediyorum. En belirgin vazifeleri arasında, genel olarak İslâm düşüncesi kitaplarını, özel olarak da tasavvuf kitaplarını gözden geçirmek olsun; amaç, onlardaki pek çok güzel unsuru, güzelliklerini bozan ve samimileri onlardan istifade etmekten uzaklaştıran bulanıklıktan arındırarak çıkarmaktır. Ayrıca bu kitaplar sebebiyle tasavvuf yolundan alıkoyan muhaliflerin istismarına da engel olunmalıdır. Dördüncüsü: Tasavvufî çalışmaların ince bir ihtisas dalı hükmünde olduğu kapsamlı bir İslâm üniversitesi kurma çalışmasını tavsiye ediyorum. Saddam Üniversitesi İslâm İlimleri Fakültesi’nin, İslâm tasavvufu için bir bölüm açmaya başlaması ne kadar da yerinde olur! Bu bölüm için, diğer bütün itibarlardan önce, ehliyet, takva ve sülûk sahibi öğretim üyeleri seçilmelidir. Beşincisi: Tasavvufî medya faaliyetlerine önem verilmesini tavsiye ediyorum: Haftalık bir tasavvuf gazetesi, aylık bir dergi ve büyük muallak meseleleri ele alan, tasavvufî araştırma ve ihtisas çalışmalarına hasredilmiş hakemli bir üç aylık dergi çıkarılması gibi. Bu yayınların kadroları münhasıran sülûk sahibi tasavvuf âlimlerinden oluşmalıdır. Altıncısı: Tasavvufî tarikat şeyhlerine genel bir yönlendirme yayınlanmasını tavsiye ediyorum: Dinî irşada önem vermeleri, müritlere şer’î ilimleri öğrenmeleri ve öğretmeleri gerekir. Bu, onlara sahih şer’î sülûkta yardımcı olur ve fıkıh öğrenen müridin, diğer müritlere nispetle kat ettiği zamanı kısaltır. Bütün tasavvufî tarikatlar, fukahanın itiraz etmediği lafız ve ibareleri benimsemelidir; çünkü âlimler arasında ittifak edilen husus şudur: Bir lafız, biri bâtıl olmak üzere iki mâna ihtimalini taşıyorsa, yasaklığı öne almak ve Allah Teâlâ’nın dininde ihtiyatlı davranmak için o lafzı tamamen terk etmek gerekir. Bu yüce tarikatlar, zikir meclislerinin heyetlerini yenilemeyi ve bu zamanın insanlarının kabul etmekte zorlandığı birçok geleneksel görünümü yeniden gözden geçirmeyi amaç edinmelidir. Allah Teâlâ hepimizin irşadının velisidir. (93) Bu böyledir; Allah Teâlâ Efendimiz Muhammed’e, onun âline ve ashâbına salât ve selâm etsin. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. ــــــــــــــــــــــــــــــــــــــــ (93) Bunu, Allah Teâlâ’ya muhtaç fakir kul, Seyyid Mahmud b. Seyyid İbrahim b. Seyyid Şeyh Muhammed el-Hamş el-Hüseynî er-Rıdvî -soy olarak-, en-Nuaymî -kabile olarak-, el-Hamevî kaleme almıştır. Bağdat şehrinde, Dârü’s-Selâm’da -Allah onu korusun-, Salı günü sabahı, Saferü’l-Hayr’ın on beşinci günü, 1422 h. yılında, Milâdî 2001 yılının Mayıs (Ayyâr) ayının sekizinci gününe denk gelen vakitte; hamdederek, salât getirerek, teslim olarak ve tarih düşerek.