Müceddidler Hadisi: Rivayet ve Dirayet Arasında Yazar: Prof. Dr. Adâb Mahmud el-Hamş Çeviren: Dr.. Muhammed Said Mustafa Araki Bismillâhirrahmânirrahîm Giriş Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. O Rahmân'dır, Rahîm'dir. O, muhkem ve apaçık kitabında şöyle buyurmuştur: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir ve o, âhirette ziyana uğrayanlardan olacaktır." [Âl-i İmrân: 85] Yüce ve şânı yüce olan Allah şöyle buyurmuştur: "Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur." [Ahzâb: 36] Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurmuştur: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim." [Mâide: 3] Salât ve selâm, Resûlullah Efendimiz Muhammed b. Abdullah'a olsun. O, bizi öyle beyaz ve berrak bir yol üzerinde bıraktı ki, gecesi gündüzü gibidir; ancak helâk olanlar o yoldan sapar.(1) Emmâ ba'd: Nebî'nin (sallallahu aleyhi ve sellem) risâletinden bu yana zamanın ömründen on dört asırdan fazla bir süre geçmiştir. İslâm ümmeti –genel olarak– en büyük Nebî'nin (sallallahu aleyhi ve sellem) mirası üzerinde yaşamakta, ona sarılmakta ve ona mensup olmakla iftihar etmektedir. Ancak Kur'an ile sultan arasında kadim bir ayrılık meydana gelmiştir. Sultan üzerinde dünya ehli galip gelmiş, Kur'an-ı Kerîm'e ise ilim ve takvâ ehlinin çoğunluğu sarılmıştır. ________________________________________ (1) Bu, Irbâd b. Sâriye'nin uzun hadisinin bir kısmıdır. İbn Hibbân, Sahîh'inin mukaddimesinde, Kitap ve Sünnet'e sarılma babında (5) tahric etmiştir. Hâkim, el-Müstedrek'te (1: 175); İbn Mâce, Sünen'in mukaddimesinde, Râşid Halifelerin sünnetine uyma babında (44); Ahmed, Müsned'inin Şâmiyyûn kısmında (17142); Taberânî ise el-Mu'cemü'l-Kebîr'de (18/247, 257) no. (619, 642) tahric etmiştir. Âlimler bu hadisin sıhhati konusunda ihtilaf etmişlerdir. Sahih kabul edenler hiçbir delil ortaya koyamamışlardır. Delil olarak zikrettiğim bu kısmın manası bana göre sahîhtir. Bu hadisin geniş tahrici için el-İhsân'a (1: 179) ve Şeyh Şuayb'ın Müsned'e yaptığı tahriclere (28: 367-378) bakınız. Üstad Hassân Abdülmennân'ın bu hadisin tüm tariklerinin zayıflığını ortaya koyan müstakil bir risalesi vardır. Bu mücadeleden bir eser ve her asrın ihtiyaçlarına bir cevap olarak; fikir, teşrî ve ahlâk mirasında muazzam bir birikim ortaya çıkmıştır. Bu birikimin tasfiyesi, tatbiki ve korunması için bir sultana ihtiyaç vardır. Nitekim Müslümanlar, hicrî birinci asırdan bu yana, hatta insanların bugününe kadar o salih sultanın ortaya çıkacağı o günü bekleyip durmaktadır! Bir kısım insanlar beklenen Mehdi'ye bağlandılar. Bu fikir, insanlar arasında ateşin kuru otları sardığı gibi asırlar boyu miras kaldı. Mehdi ortaya çıkmayınca, başkasını beklediler! Bir kısım da Mesih'e (a.s.) bağlandılar; kalkıp Deccal'i öldürsün, dini desteklesin, cizyeyi kaldırsın ve Ehl-i Kitap'tan sadece İslâm'ı kabul etsin diye! Bir kısım ise hem Mesih'e hem de Mehdi'ye birlikte bağlandılar. İkisini aynı dönemde varsayıp birbirini desteklediğini, bunun ancak kıyametin hemen öncesinde ölülerin dirilişi gibi (beş, yedi veya dokuz kez) gerçekleşeceğini, sonrasında ise yaşamakta hiçbir hayır kalmayacağını söylediler!(2) Mehdi ve Mesih'in bekleyişi uzadıkça uzadı. Sufilerden keşif ehli, Şiilerden irfan ehli, zîcât, huruf ve hesap ehli,(3) her asırda kendi yaşadıkları asırda bunların zuhur edeceğini kesin bir dille iddia ettiler. Fakat bunlardan hiçbiri gerçekleşmedi, belki gelecek asırlarda da gerçekleşmeyecek, belki de hiç gerçekleşmeyecek! Biz ise kurtarıcıya, halaskâra ve lider'e en çok muhtaç durumdayız. Bu yüzden ________________________________________ (2) Mehdi fikri, varlığı ve zuhur imkânı meselesini "Ehl-i Sünnet ve Şiâ-i İmâmiyye Rivayetlerinde Beklenen Mehdi" adlı kitabımda geniş bir şekilde ele aldım, bakınız! "(3) Zîcât: Müfredi 'zîc' olup Arapçalaşmış bir kelimedir. Bina yapılırken duvarı düzeltmek için kullanılan ip anlamına gelir. Sihirbazlardan bazıları bu ipi veya benzerini fertlerin ve devletlerin ömürlerini tahmin etmek için kullanırlar. Ne yazık ki cahil insanlardan da onların saçmalıklarına inananlar bulunur! Huruf ehline gelince: Onlar Arap harflerinin her birinin kendine has bir nuru ve ayırt edici sırları olduğunu iddia ederler. Bunlar, Allah'ın kullarından dilediğine öğrettiği remizler ve yazılardır. Burada kastedilen hesap ise Arapça saymada kullanılan ve 'cümmel hesabı' olarak adlandırılan hesaptır. Bunlar, insanları yanıltmak için bu cümmel hesabını kullanmışlardır. Bunun bir kısmı da astroloji ve sihir alanına girer; nitekim kendisini ehil addeden bazılarının belirttiği gibi. En iyisini Allah bilir." birçok kişi, Yüce Allah'ın her yüz yılın başında gönderdiği ve bu ümmete dinini yenilediği müceddid fikrine yöneldi. Âlimlerimizden bazıları ta kadimden beri büyük şahsiyetleri incelediler. Gördüler ki Emevî Halifesi Ömer b. Abdülaziz –Allah ona rahmet etsin– Yüce Allah'ın kendisinde birçok hayır hasletini topladığı bir kişidir. Bu yüzden onu birinci yüz yılın başında müceddid kabul ettiler. Fakat yüz yılın başını sonu olarak aldılar, başlangıcı olarak değil! Çoğunluğu ise ikinci yüz yılın başında –yine sonunda– müceddidin Şâfiî –Allah ona rahmet etsin– olduğunu söylediler. Sonra düşündüler ve gördüler ki Ömer b. Abdülaziz'in eseri, tecdid fikrine daha layıktır; çünkü o hem sultanı hem de bir miktar ilmi elinde bulunduruyordu. Şâfiî ise sultandan hiçbir şeye sahip değildi. Bunun üzerine, bu hadisi tenkit etmekten yüz çevirdikten sonra –ki herkesin nezdinde manasının sıhhatine olan psikolojik ihtiyaçları sebebiyle böyle yapmışlardı– müctehidlerin çokluğu ve ihtisasların çokluğu görüşünü benimsediler! Hadisi tatbik etme arzusunun sürüklediği müctehidlerin çokluğu fikrine dayanarak; birinci yüz yılın başında siyasi müceddidlerden ittifakla Ömer b. Abdülaziz kabul edildi. İlim müceddidlerinden ise Muhammed b. Ali el-Bâkır, Kâsım b. Muhammed b. Ebû Bekir, Mücâhid, İkrime, Tâvûs, Zührî ve başkaları vardı! İkinci yüz yılın başında ise onların nazarında siyasi müceddidlerden Halife Me'mûn b. Reşîd vardı! İlim adamlarından ise: Ali b. Mûsâ er-Rızâ, Şâfiî, Eşheb b. Abdülazîz el-Mâlikî ve Hasan b. Ziyâd el-Lü'lüî! Üçüncü yüz yılın başında siyasi müceddidlerden Halife el-Muktedir Billâh; ilim adamlarından ise: Ebû'l-Abbâs b. Süreyc, et-Tahâvî, en-Nesâî... ve diğerleri!(4) Ancak burada söylenmesi gereken şudur ki: Mehdi'nin, Mesih'in veya müceddidin zuhur etmesi fikri; Ehl-i Sünnet nezdinde ilmî, fikrî ve siyasî geri kalmışlığın apaçık sebeplerinden biri olmamıştır! Buna karşılık Şiâ-i İmâmiyye yazarlarından bir kısmı: "Bu fikir onlar nezdinde uzun asırlar boyunca böyle olmuştur!" demişlerdir. Ben daha önce müceddidler hadisini, "el-Mehdî" kitabındaki konumuna uygun bir şekilde tahric etmiştim. Tecdîd konusunda bir kongre fikrinin varlığını öğrenince; kongreye katılan muhterem mütefekkirlere bu hadis hakkındaki tenkitçi çalışmamın özetini sunmak ve (müceddid), (kurtarıcı), (halaskâr) ve (Mehdi) fikrine dair bir fikrî öneriyle katkıda bulunmak istedim. Bu, ciddi bir ilmî müzâkere ve medenî bir fikrî diyalog temennisiyle; zira böyle bir özel yaklaşımın güçlü yönlerini ve zayıf noktalarını ortaya koyacaktır! Bu araştırmanın en belirgin hedeflerinden biri, iki soruya cevap vermekti: Birincisi: Bu hadisin, Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) nispet edilme şerefinden ne payı vardır? İkincisi: İslâm düşüncesinin hangi zaviyesinde bu rivayet edilen hadisi konumlandırabiliriz? Bu iki hedefi gerçekleştirmek için; tecdîd hadisini nazarî ve amelî yönleriyle şu başlıklar altında ele aldım: • Birincisi: Arap dilinde tecdîd kavramının ve dinde tecdîd kavramının açıklanması; hayatın çeşitli alanlarında ve Müslümanların tüm diyarlarında tecdîd, yenilik ve ictihadın zaruretinin ortaya konması! ________________________________________ (4) Bunun ayrıntısı araştırmanın ilerleyen kısımlarında gelecektir. Bu konuda örnek olarak bkz. İbnü'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl (11: 322). İkincisi: Tecdîd hadisinin, Arap üniversitelerinde uygulanan tahric metoduna göre tahric edilmesi; bu metodun bazı yönlerindeki hataya dikkat çekilmesi, en belirgin hatanın ise faydasız uzatma olduğunun vurgulanması! Üçüncüsü: Rivayetlerin ve senedin merkezinde birleşmeyen tariklerin, uygulanan metoda uygun olarak toplu bir tenkit ile ele alınması; böylece bunların itibar edilebilirliğinin açıklığa kavuşturulması! Dördüncüsü: Hadisin asıl senedinin, hadisin merkezinden sahâbîye kadar incelenmesi; çünkü sahâbî âdil olsa bile, adalet hadisin sıhhatini ispatlamak için gereken her şey değildir! Beşincisi: Hadisin manasını destekleyen şahitlerin Kur'an-ı Kerîm'de ve Sünnet-i Nebeviyye-i Şerîfe'de araştırılması; sonra bu şahitlerin kuvvet ve zayıflık derecelerine göre sıralanması ve nassın delâletindeki yerlerine, ne bir eksik ne bir fazla olmaksızın yerleştirilmesi! Altıncısı: Hadis metninin tenkit edilmesi: Önce muhalif Kur'an nasslarına, sonra muhalif sahih hadislere, sonra üzerinde ittifak edilen icmâ noktalarına, sonra selefin amel ve uygulamasına, sonra tarihî ve çağdaş gerçekliğe, sonra da akla arz edilmesi; eğer bir muhalefet varsa! Yedincisi: Rivayetlerin hadis metni üzerinde ittifak ettiği hususların analiz edilmesi; bağlamının uyumlu mu yoksa çelişkili mi olduğunun ortaya konması. Sekizincisi: Eğer hadis metni sahih ise, dinde hangi yönlerde tecdîdin olacağı; eğer hadis sahih değilse, delâletinden bize ne kadarının fayda vereceği! Dokuzuncusu: Müslümanlarda akıl yürütme ve düşünme metodunun tecdîdi tezinin ortaya konması; İslâm düşüncesi kanununun yeniden formüle edilmesi ve önceliklerinin şu kısımlarda sıralanması: Şer'î nassın ispatı metodu: Asırlardan beri Müslümanlar nezdinde kesin kabul edilen bazı meseleler vardır ki, bunların ciddi ve tarafsız bir şekilde yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Bunlar arasında: Bid'atçi kişinin rivayeti, sahâbîlerin mürsellerinin kabulü, meçhul sahâbînin rivayetinin kabulü, sahâbîliği meçhul olanlar, vahdânlar, mesâtîrler, müdellisler ve benzeri hususlar yer alır. Bu meseleler, ıstılah ilimlerinde gerçek bir devrim oluşturacak niteliktedir. Bunun sonucunda, üzerine itikatlar, fikirler ve teşrîler bina edilmiş yüzlerce hadisin yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir. Zira bu hadislerin de yapısının ve Şer'-i Şerîf'e nispetinin yeniden incelenmeye en çok ihtiyacı vardır! Şer'î nassın tefsiri metodu: Selefî referans ile ümmetin bu asırdaki yenilenen ihtiyaçları arasında; özellikle de (bilgi)nin muazzam bir şekilde arttığı ve ona ulaşmanın son derece kolaylaştığı bu çağda. Öyle ki, belki kendi dönemine uygun düşen, fakat bu asırda kabul edilmesi zorlaşan, bırakın insanların ona uymaya zorlanmasını, bazı ictihadların esiri olmayalım! Çünkü bu ictihadlar, Allah'ın Şer'î hükmü olarak sunulmakta ve muhalefet edilmesi caiz görülmemektedir! İslâmî ıstılahların yapısı metodu: Fırkacılık, mezhepçilik, ilmîlik ve terâcim (biyografi) ilmi; bu ıstılahlar üzerine bina edilen hükümlerin yeniden gözden geçirilmesi. Dinde tecdîd meselesi, geriliğimizi ciddiye almalıdır; ıslah ve doğru ilerleme için. Birçok hesabı, yeni (küreselleşme) sistemi ışığında gözden geçirmelidir. Bu sistemin bilgi yönlerinden, her şeyde geri kalmış gerçekliğimizin tahammül edebileceği azami ölçüde faydalanmak gerekir; ancak çeşitli yönlerden –fikrî, ahlâkî, siyasî ve iktisadî– sakınmak gereken ölçüde de dikkatli olunmalıdır. Çünkü onun en büyük hedefi İslâmî şahsiyetimizi silmek ve tam bağımlılığımızı garanti edecek şekilde bizi köleleştirmektir! Yüce Allah'tan dilerim ki bu fikrî ve ilmî toplantının sorumlularına, ulaşmak istedikleri en yüce ve en değerli hayrı gerçekleştirmelerine yardım etsin; bu hayırlı toplantının meyvelerinden faydalanmak için uygun şartları hazırlasın; ilmî ve amelî hayatımızı geliştirmek için! Bağdat – Dâru's-Selâm'da, Rebîulevvel ayının altıncı günü (1422 H.) Salı günü, Milâdî 29 Mayıs 2001'e denk gelen tarihte gözden geçirilmesi tamamlandı. Yüce Allah'a muhtaç olan / Adâb b. Mahmud el-Hamş el-Hamevî tarafından yazılmıştır. Bu... Allah, en büyük hidayetçi olan, Yüce Allah'ın kendisiyle Arapların putperestliğini silip yok ettiği ve Efendimiz İbrahim'in (a.s.) milletini ümmetler içinde yenilediği Nebîmiz Muhammed'e, onun ehline ve ashabına çokça salât ve selâm etsin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Birinci Gösterge Tecdidin Dil ve Istılah Anlamı Kur'an-ı Kerîm, Resûlullah Efendimiz Muhammed b. Abdullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbine apaçık bir Arapça lisan ile, eğriliği olmayan bir Arapça lisan ile indirilmiştir. Bu ise şuna götürür: Kelimenin dildeki aslî vaz'ının doğru bir şekilde bilinmesi, sonra nahiv ve iştikak çerçevesinde, ve lafzın diğer bütün delâlet gelişimi türleri içinde uygulamalı delâletlerinin takip edilmesi; araştırmacıyı, Yüce Allah'ın murâdına –tahkîkan veya tercihen– vakıf kılan şeydir. Bütün bunlarda şer'î kayıtları göz önünde bulundurmak şartıyla. Çünkü namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin şer'î delâletleri, dildeki delâletleriyle çakışmaz; fakat ıstılahta çoğunlukla onlardan daha özeldir! Namaz, dilde aslen: dua, bereket dileme ve yüceltme anlamına gelir. Şer'î ıstılahta ise: tekbir ile başlayıp selâm ile sona eren belirli söz ve fiiller anlamına gelir. Bu ibadete "namaz" denilmesi, bir şeyin içerdiği bir parça ile isimlendirilmesi babındandır; zira dua, açık veya zımnen, onda önemli bir yer tutar.(5) Fakihler "tecdîd" kelimesini birçok ibadet ve muamelede kullanmışlardır. Şöyle demişlerdir: Abdestin tecdîdi, baş ve kulaklar için su almanın tecdîdi, nikâh akdinin tecdîdi, köle azat etmenin tecdîdi ve daha başkaları! Bütün bunlarda kastettikleri şudur: "Meşru ve belirli bir söz veya fiilin, sıhhatine arız olan haricî bir sebep dolayısıyla iadesi; yahut bu fiilin şart koşulduğu her şey üzerine fiilin tekrarı." Nikâh akdinin tecdîdi şu anlama gelir: "Velî ve şahitlerin huzurunda, ona mahsus icap ve kabul lafızlarının yeniden telaffuz edilmesi." Abdestin tecdîdi: "Onun iadesi" demektir. Baş ve kulaklar için su almanın tecdîdi ise: "Bu mesih işlemini gerçekleştirmek için iki elin veya birinin temiz su ile yeniden ıslatılması" demektir.(6) ________________________________________ (5) Râgıb, el-Müfredât, "s-l-v" maddesi (s. 285). (6) Bunun bir kısmı için bkz. Sahnûn, el-Müdevvene (6: 59); Şâfiî, el-Üm (3: 4, 247, 252) ve (4: 270); İbnü'l-Münzir, el-Evsat (1: 391); el-Menâvî, et-Ta'rîfât (s. 54); el-Cîyânî, el-Elfâzü'l-Mü'telife (s. 170). "Kanunda tecdîd ise şu anlama gelir: Eski bir taahhüdün, unsurlarından birinde ona muhalif olan yeni bir taahhütle değiştirilmesi üzerinde anlaşma. Bu, mevcut eski taahhüdü ortadan kaldırır ve onun yerine yeni bir taahhüt ihdas eder."(7) Eğer (c-d-d) köküne dönersek; dil metinlerinin şöyle zikrettiğini görürüz: "Cedde yeciddu; fehüve cedîd... ve ecedehu ve ceddedehu ve'stecdehû; sayyerehu cedîden fe teceddede" (8) Yani: "Onu yeni hâle getirdi, o da yenilendi." Yine şöyle demişlerdir: "Ecedde Zeydün el-emr: hakkakahu ve ahkemehu" (9) Yani: "Zeyd işi sağlamlaştırdı ve muhkem kıldı." Kur'an-ı Kerîm "tecdîd" kelimesini kullanmamıştır. Ancak "cedîd" kelimesini birçok yerde kullanmıştır; hepsi de ölümden sonra yeniden diriliş hakkındadır. Nitekim Yüce Allah'ın şu kavli gibi: "Eğer dilerse sizi yok eder ve yeni bir yaratık getirir." [Fâtır: 16](10) Sünnet-i Nebeviyye kitaplarında ise yalnızca bir hadiste (ceddidû) kelimesinin, bir başka hadiste ise (yüceddidü) kelimesinin kullanıldığını tespit ettim. Her ikisi de imanın bilinen hâlinin iadesi anlamındadır. Her iki hadis de sahih değildir; ancak dil açısından kabul edilebilirdir.(11) Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî'nin rivayetinden şöyle tahric etmiştir: Bize Sadaka b. Mûsâ es-Sülemî ed-Dakîkî tahdis etti, dedi ki: Bize Muhammed b. Vâsi' tahdis etti, o da Şütayr b. Nehâr'dan(12) o da Ebû Hüreyre'den: Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Rabbiniz Azze ve Celle şöyle buyurdu: 'Kullarım bana itaat etselerdi, onlara gece yağmur yağdırırdım, gündüz de üzerlerine güneş doğdururdum ve onlara gök gürültüsünün sesini duyurmazdım.'" Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "(İmanınızı yenileyin!)" Denildi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, ________________________________________ (7) el-Mevsûatü'l-Arabiyyetü'l-Müyessera, "tecdîd" maddesi (1: 491). (8) el-Kâmûs, "c-d-d" maddesi (s. 346). (9) Akrebü'l-Mevârid, "c-d-d" maddesi (1: 106). (10) Bunlardan bazıları için bkz. [Ra'd: 5], [İbrâhîm: 19], [Secde: 10], [Sebe': 7], [Fâtır: 16], [Kâf: 15]. (11) Bunun ayrıntısı için bkz. Süyûtî, el-Müzhir (1: 140). (12) Kendisine Semîr de denilir. Bkz. et-Takrîb (1: 333). imanımızı nasıl yenileyelim?" Buyurdu ki: "(Lâ ilâhe illallah sözünü çokça söyleyin.)"(13) Ben derim ki: Tehlîl (Lâ ilâhe illallah demek), imanın zâhir alâmetidir. Ondan çokça söylemek ise; lafzının iadesi, delâletini de hazır bulundurmak suretiyle olur; ta ki müminin kalbinde, aklında ve duygularında yerleşsin! Hâkim en-Nîsâbûrî, Abdurrahman b. Meysere'nin rivayetinden, o da Ebû Hâni' Humeyd b. Hâni' el-Havlânî'den, o da Ebû Abdurrahman el-Hubulî'den, o da Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan şöyle tahric etmiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz iman, içinizde eski bir elbisenin yıprandığı gibi yıpranır. Öyleyse Allah'tan kalplerinizdeki imanı yenilemesini isteyin."(14) Ben derim ki: Hidâyet ve itaate muvaffak kılınma; Yüce Allah'ın bir lütfudur. Hâşâ, Hakîm ve Rahîm olan Allah, hidâyeti samimiyetle isteyen bir kulu ondan mahrum bırakır! Yukarıda söylenenlere dayanarak şunu söyleyebiliriz: (Tecdîdü'd-dîn) yani "dinde tecdîd" kavramından kastedilen şudur: "Onun itikadî, fikrî, ahlâkî ve teşrî'î delillerinin hem sübût hem delâlet yönünden yeniden muhkem kılınması; hükümlerinin tahkik edilmesi; Hak ve muhkem dinin, ona karışan hatalı unsurlardan ayırt edilmesi –yukarıda zikredilen nazarî ve tatbikî dairelerde–!" Hadis şârihleri bu hadisin şerhinde şöyle demişlerdir: "Tecdîdin manası: Kitap ve Sünnet ile amel etmenin unutulup yok olan yönlerini ihya etmek ve ikisinin gereğince amel etmektir."(15) ________________________________________ (13) Ebû Hüreyre hadisinden Tayâlisî, Müsned'inde ilk kısmını tahric etmiştir (2586). Ahmed, Müsned'inde (8708, 8710) [14: 327] ve sonrasında; Abd b. Humeyd (1424); Ebû Nuaym, el-Hilye'de (2: 357); İbn Adî, el-Kâmil'de (5: 120); Hâkim, el-Müstedrek'te (4: 285) tahric etmiş ve "Senedi sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim bunu tahric etmemişlerdir" demiştir. Zehebî ise ona şu sözle itiraz etmiştir: "Sadaka; onu zayıf saymışlardır." Bkz. Mecmau'z-Zevâid (1: 52), (2: 211), (10: 81); et-Tergîb ve't-Terhîb (2: 415). Şunu söylemek yerinde olur: Hadis, Tayâlisî'nin tarikinden rivayet edilmiştir; ancak onun Müsned'inde yalnızca ilk kısmı vardır ve şahit olarak zikredilen kısım onda yoktur. (14) Abdullah b. Amr hadisinden Hâkim, el-Müstedrek'te (1: 45) tahric etmiştir ve şöyle demiştir: "Bu hadis, Sahîhayn'da tahric edilmemiştir. Râvîleri Mısırlı ve sika'dır. Müslim, Sahîh'inde Hayve'nin Ebû Hâni'den, onun Ebû Abdurrahman el-Hubulî'den, onun da Abdullah b. Amr'dan merfû olarak rivayet ettiği bir hadisle ihticâc etmiştir." Ancak bu hadis münkerdir; illetlerini "Muhâdarât fî Tahrîci'l-Hadîs ve Nakdih" adlı kitabımın üçüncü baskısında (s. 323-335) açıkladım. (15) Avnü'l-Ma'bûd (11: 259). Orada tecdîd hadisinin geniş şerhi için bkz. (11: 259-268). Hiç şüphe yoktur ki birtakım olaylar vuku bulmuş, birtakım şartlar hüküm sürmüş; öyle ki İslâm âleminde birçok fikrî-nazarî ve amelî-davranışsal sapma yayılmış; İslâm âleminin bazı sahalarında bu hanîf dinin hakikatini örtmüştür! Bu da yeterli değildir; bilakis öyle meseleler vardır ki, öncekiler bunlarda isabetli bir hükme ulaşamamışlardır. Bunun birçok sebebi vardır; bunlardan biri, o asırlardaki ilmî gerçekliğin doğru cevabı vermeye imkân tanımamasıdır. Bu yüzden bütün bunların tahkik edilmesi, yeniden gözden geçirilmesi ve reşîd bilginin en yüce kaynağı olarak kalan genel Kur'anî yönlendirmelerden ilham alınması gerekli olmuştur. Böylece bunlar, bu asrın ruhuna, Müslümanların hâlihazırdaki durumuna ve bu içler acısı gerçeklikte ümmetin maslahatına uygun bir şekilde sunulabilsin! Biz bunu söylerken; ne mirasa karşı çıkmayı, ne de selef-i sâlihîmizin asırlar boyunca, vuku bulan olaylar ve yeni meseleler hakkında hükümler istinbat ederken ortaya koydukları zengin ve berrak birikimi aşmayı davet ediyoruz. Ancak biz, bu mirasa tenkitçi ve derinlemesine bir okuma yapmaya davet ediyoruz; onun içindeki, geçmiş Müslüman gerçekliğinde kullanılması faydalı olan ve bugünkü Müslümanların hayatına ve gelecek nesillerine fayda sağlayacak olan pek çok hayırdan istifade etmek için. Aynı şekilde, bize ihtiyaç olmayan; ilmin ve gerçekliğin delil veya istinbat olarak sıhhatsizliğini ispat ettiği; yahut içtihadî hükümleriyle amel etmenin şu anki aşamamızda zor ve imkânsız olduğu şeyleri ihmal etmeye davet ediyoruz! Şu da kabul edilmiş bir gerçektir ki, maslahat ve örf kurallarına dayanarak istinbat edilen fetvalar ve hükümler; birçoğu, şer'î maslahatların ve ümmetin direnişi ve arzu edilen kalkınmasını inşa etme taleplerinin değişmesiyle değişir. İkinci Gösterge Tecdîd Hadisinin Tahrici Şüphesiz tecdîd hadisi; araştırıcı bir tahric ile yahut itibar için yapılan bir tahric ile değil, tenkitçi ve delil getirici bir şekilde incelenmeyi hak etmektedir. İki tahric arasındaki fark, ehline gizli değildir. Hadis tenkitçiliğindeki metodumu "Muhâdarât fî Tahrîci'l-Hadîs ve Nakdih" adlı kitabıma yerleştirmiştim; bu kısa araştırmanın sayfalarını hafifletmek için burada onu açıklamaya ihtiyaç duymuyorum. Bu hadisi tahric eden kitaplara baktım; sıhhat şartı koyan müelliflerin kitaplarından hiçbirinde bu hadisin rivayet edildiğini görmedim. Yalnızca Hâkim en-Nîsâbûrî'nin el-Müstedrek'i müstesna; ki hadis tenkitçileri onun kitabındaki hadislerin sıhhati iddiasını kabul etmemişlerdir! Bu sebeple, bu hadisin tariklerini, onu tahric eden hadis kitabı müelliflerinin vefat tarihlerine göre kronolojik olarak sıraladım ve şöyle diyorum: (1) Hâfız Ebû Dâvûd es-Sicistânî'ye(16) (ö. 275 H.) Sünen adlı kitabında senedimle ulaşıyorum. Rahimehullâhu Teâlâ şöyle dedi: Bize Süleyman b. Dâvûd el-Mehrî(17) tahdis etti, dedi ki: Bize İbnü Vehb(18) haber verdi, dedi ki: Bana Saîd b. Ebî Eyyûb(19) haber verdi, o da Şerâhîl b. Yezîd el-Maâfirî'den(20), o da Ebû Alkame'den(21), o da Ebû Hüreyre'den(22) –bildiğim kadarıyla– Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Şüphesiz Allah, bu ümmete her yüz yılın başında, ona dinini yenileyecek birini gönderir." Ebû Dâvûd şöyle dedi: "Bunu Abdurrahman b. Şüreyh el-İskenderânî(23) de ________________________________________ (16) et-Takrîb'de: Sika hâfız (2533). (17) et-Takrîb'de: Sika (2551). (18) et-Takrîb'de: Sika hâfız âbid (3694). (19) et-Takrîb'de: Sika sebt (2274). (20) et-Takrîb'de: Sadûk (2763). (21) et-Takrîb'de: Sika kâdî (8262). (22) et-Takrîb'de: Hâfızü's-sahâbe (8426). (23) et-Takrîb'de: Sika fâdıl (3896). rivayet etti; ancak Şerâhîl'in ötesine geçmedi."(24) (2) Hâfız Ebü'l-Kâsım et-Taberânî'ye –Allah ona rahmet etsin–(25) (ö. 360 H.) senedimle ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Muhammed b. Rüzeyk b. Câmi'(26) tahdis etti, dedi ki: Bize Amr b. Sevvâd es-Serhî(27) tahdis etti, dedi ki: Bize İbnü Vehb tahdis etti, dedi ki: Bana Saîd b. Ebî Eyyûb haber verdi; Ebû Dâvûd'un birinci rivayeti gibi. Şöyle dedi: "Bu hadis, Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) ancak bu ________________________________________ (24) Ebû Hüreyre hadisinden merfû olarak; Ebû Dâvûd, el-Melâhim'de, "Yüz Yılda Zikredilenler" babında (4291) tahric etmiştir. Onun tarikinden Ebû Amr ed-Dânî, el-Fiten'de (364) tahric etmiştir. Hâkim, el-Müstedrek'te (4: 567, 568) sükût ederek; Taberânî, el-Evsat'ta (6: 324) ve el-Kebîr'de (kayıp kısmından) no. (1118); İbn Adî, el-Kâmil'de (1: 123) tahric etmiştir. Onun tarikinden Beyhakî, Ma'rifetü's-Sünen ve'l-Âsâr'da (98); Hatîb, Târîhu Bağdâd'da (2: 62) Şâfiî'nin tercümesinde; İbn Asâkir de aynı yerde, Târîhu Dımaşk'ta (51: 338, 340, 341) tahric etmiştir. İbnü'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl'de (11: 319); Mizzî, Şerâhîl'in tercümesinde (12: 412) ve Şâfiî'nin tercümesinde (24: 364) zikretmiştir. Zehebî, Şâfiî'nin Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ'daki tercümesinde (10: 46) ve Ebû Hâmid el-İsferâyînî'nin tercümesinde (17: 195) ona işaret etmiştir. İbnü's-Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyye'de (1: 199) zikretmiş; İmam Ahmed'in onunla ihticâcını nakletmiş, onaylamış ve ona fer'î hükümler bina etmiştir. Hâfız İbn Hacer, el-Fetih'te (13: 295) "Ümmetimden bir taife kıyamete kadar zahir olmaya devam edecektir" hadisini şerhederken zikretmiştir. Avnü'l-Ma'bûd'da (11: 267) onun tashihini Hâkim'den (el-Müstedrek'te), Beyhakî'den (el-Müdhal'de), Hâfız Ebü'l-Fazl el-Irâkî'den ve Hâfız İbn Hacer'den nakletmiştir. Sehâvî, el-Mekâsıd'da (238) sahih saymıştır. Muasırlardan Şeyh Nâsır el-Elbânî de Silsiletü's-Sahîha'da (2: 148) no. (599) sahih saymıştır –Allah hepsine rahmet etsin–. Bu tashihin münakaşası ileride gelecektir. (25) Hâfız ve musannif. Bkz. en-Nübelâ (16: 119). (26) İbn Mâkûlâ onu el-İkmâl'de (4: 53) tercüme etmiştir. (27) et-Takrîb'de: Sika (5046). İbn Hibbân, Sikât'ında (8: 487) şöyle demiştir: "İbnü Vehb'in râvîsiydi." İbn Adî, el-Kâmil'de iki yerde (1: 205, 302) İbnü Vehb'in "Kitâbü'r-Ricâl" adlı bir kitabı olduğunu, onu Amr b. Sevvâd es-Serhî'nin rivayet ettiğini, ondan da İbnü Vehb'in kardeşinin oğlu Abdullah'ın rivayet ettiğini belirtmiştir. Taberânî'nin buradaki işareti, İbnü Vehb'in teferrüdüne yöneliktir; bu, hadis için bir illet teşkil eder, bunu zikret! sened ile rivayet edilir. Ona İbnü Vehb teferrüd etmiştir."(28) (3) Hâfız Ebû Ahmed İbn Adî el-Cürcânî'ye –Allah ona rahmet etsin–(29) (ö. 365 H.) senedimle ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize el-Abbâs b. Muhammed b. el-Abbâs el-Basrî(30) ve el-Kâsım b. Mehdî(31) İhmîm'de(32) haber verdiler, dediler ki: Bize Amr b. Sevvâd es-Serhî haber verdi. (4) Yine aynı yolla ona ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Yahyâ b. Muhammed b. Yahyâ –Harmelete b. Yahyâ'nın kardeşinin oğlu–(33) haber verdi, dedi ki: Bana amcam Harmele b. Yahyâ(34) tahdis etti. (5) Yine aynı yolla ona ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Muhammed b. Hârûn b. ________________________________________ (28) el-Mu'cemü'l-Evsat (6: 324) no. (6527). (29) Hâfız ve nâkıd. Bkz. en-Nübelâ (16: 154). (30) Mizzî, onu Ahmed b. Sâlih el-Mısrî'nin talebeleri arasında zikretmiştir; bkz. Tehzîb (1: 342). İbn Adî, onun tarikinden otuzdan fazla rivayet nakletmiştir; çoğu Ahmed b. Sâlih'ten. Bkz. el-Kâmil (2: 349, 449), (3: 333), (4: 47). (31) O, Ebû Tâhir el-Kâsım b. Abdullah b. Mehdî el-İhmîmî'dir (ö. 304 H.). İbn Adî, onu el-Kâmil'de (6: 38) tercüme etmiş ve kendisini yermiştir; ancak tercümesini "Lâ be's bih" (onda bir sakınca yoktur) sözüyle bitirmiştir. Kitabında ondan "el-Kâsım b. Mehdî" adıyla çokça rivayette bulunmuştur. Ebû Mus'ab ez-Zührî'den rivayet eder; zira o, Muvatta'ının râvîlerinden biriydi. Bazı rivayetleri de Ahmed b. Sâlih ve başkalarındandır. Bkz. el-Kâmil: (1: 180, 323, 359), (2: 68, 275), (7: 183, 298). İbn Hacer'in el-Lisân'ına da bakınız (4: 461). (32) İhmîm: Mısır'ın yukarı kesiminde, Nil kıyısında bir şehirdir. Mu'cemü'l-Büldân (1: 150). (33) İbn Adî, onu el-Kâmil'inde (7: 256) tercüme etmiş ve zayıf saymıştır. Onun tarikinden yalnızca üç metin nakletmiştir; bunlar için bkz. el-Kâmil: (3: 149), (5: 376), (6: 285). (34) et-Takrîb'de: Sadûk (1175). Hassân(35) ve Muhammed b. Alî b. el-Hüseyn(36) haber verdiler, dediler ki: Bize Ahmed b. Abdurrahman b. Vehb(37) tahdis etti. Dediler ki –yani Amr b. Sevvâd, Harmele b. Yahyâ ve Ahmed b. Abdurrahman b. Vehb–: Bize İbnü Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Saîd b. Ebî Eyyûb tahdis etti; Ebû Dâvûd'un [1] ve Taberânî'nin [2] rivayeti gibi. İbn Adî şöyle dedi: "Bu hadisi, Saîd b. Ebî Eyyûb'dan İbnü Vehb'den başkasının rivayet ettiğini bilmiyorum. İbnü Vehb'den de bu üç kişiden başkası rivayet etmiyor. Çünkü bu hadis, İbnü Vehb'in Kitâbü'r-Ricâl'inde bulunmaktadır ve ondan İbnü Vehb'den ancak bunlar rivayet eder. Ebû Alkame'nin adı ise Müslim b. Yesâr'dır."(38) İbn Adî yine şöyle dedi: "Muhammed b. Alî b. el-Hüseyn dedi ki: Bazı arkadaşlarımızın şöyle dediklerini duydum: Birinci yüz yılda Ömer b. Abdülaziz, ikinci yüz yılda ise Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî vardı."(39) (6) Hâkim en-Nîsâbûrî'ye (ö. 405 H.) senedimle ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Ebü'l-Abbâs Muhammed b. Ya'kûb el-Esam(40) tahdis etti, dedi ki: Bize Rabî' b. Süleyman el-Murâdî(41) tahdis etti, dedi ki: Bize Abdullah b. Vehb tahdis etti; Ebû Dâvûd'un rivayeti [1] gibi.(42) ________________________________________ (35) O, Muhammed b. Hârûn b. Hassân el-Berkî el-Mısrî'dir. İbn Adî, onun tarikinden yaklaşık otuz rivayet nakletmiştir; çoğu dedesinin adını düşürmek suretiyle: (1: 180, 184, 246, 394), (2: 325, 432), (3: 36, 50, 58, 197, 215), (5: 228), (6: 97), (7: 214, 289). Oğlu Ahmed'in tercümesinde de Lisânü'l-Mîzân'da (1: 293) zikri geçmektedir. (36) İbn Adî'nin bu isim ve nispette üç şeyhi vardır: Birincisi Belhî olup Cürcân'da hadis rivayet etmiştir; İbn Adî onu Cürcânî nispetiyle anmıştır (3: 147, 285), (5: 17). İkincisi Mervzî'dir (1: 359), (3: 69). Üçüncüsü ise Muhammed b. Alî b. el-Hasen b. Şakîk'tir (2: 34, 50). Bu isim, muhaddislerin "cem' ve tefrik" vehmleri altına girer; aralarını ayırt etmek müstakil bir araştırma gerektirir. Bkz. Tehzîbü'l-Kemâl (26: 396) ve Târîhu Cürcân (1: 404, 449). (37) İbn Adî, el-Kâmil'inde (1: 184) şöyle demiştir: "Mısır'ın idrak ettiğim şeyhlerini, onu terk etme hususunda icmâ etmiş olarak gördüm!" (38) İbn Adî, el-Kâmil'inin mukaddimesinde (1: 205) tahric etmiştir. (39) Yukarıda geçti, aynı yer. İbn Asâkir de bu hikâyeyi İbn Adî'den Târîhu Dımaşk'ında (51: 340) tahric etmiştir. (40) Hâfız ve musannif. Bkz. en-Nübelâ (15: 452). (41) et-Takrîb'de: Sika (1894). (42) el-Müstedrek (4: 567). (7) Kurrâ Ebû Amr ed-Dânî'ye (ö. 444 H.)(43) –Allah ona rahmet etsin– senedimle ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Abdülazîz b. Ca'fer –İbn Ebû Gassân olarak bilinir–(44) icâzet yoluyla haber verdi, dedi ki: Bize Muhammed b. Bekr b. Muhammed(45) tahdis etti, dedi ki: Bize Ebû Dâvûd Süleyman b. el-Eş'as tahdis etti; Ebû Dâvûd'un rivayeti [1] gibi.(46) (8) Ebû Bekr el-Hatîb el-Bağdâdî'ye (ö. 463 H.)(47) senedimle ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Ebû Nuaym el-Hâfız(48) haber verdi, dedi ki: Bize Abdullah b. Ca'fer İbn Fâris(49) haber verdi, dedi ki: Bize İsmâîl b. Abdullah b. Mes'ûd el-Abdî(50) haber verdi, dedi ki: Bize Osmân b. Sâlih(51) haber verdi, dedi ki: Bize İbnü Vehb haber verdi, dedi ki: Bana Saîd b. Ebî Eyyûb haber verdi... Ebû Dâvûd'un rivayeti gibi.(52) (9) Yine aynı yolla ona ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Ahmed b. Muhammed el-Atîkî(53) haber verdi, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Ömer b. Nasr ed-Dımaşkî(54) tahdis etti, dedi ki: Bize Ebû Muhammed İbnü'l-Verd(55) tahdis etti, dedi ki: Bize Ebû Saîd el-Firyâbî(56) tahdis etti, dedi ki: Ahmed b. Hanbel şöyle dedi: "Şüphesiz Yüce Allah, her yüz yılın başında insanlara, onlara Sünnetleri öğretecek ve Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanı ________________________________________ (43) Hâfız, musannif ve kurrâ. Bkz. en-Nübelâ (18: 77). (44) ed-Dânî şöyle demiştir: "Fâdıl, sadûk ve dâbıt bir zattı. Bana dedi ki: 'Ebû Dâvûd'un Sünen'ini İbn Dâse'den dinledim.'" Bkz. en-Nübelâ (17: 352). (45) O, Ebû Bekr el-Basrî et-Temmâr olup İbn Dâse olarak bilinir; Ebû Dâvûd'un Sünen'ini rivayet eden son kişidir (ö. 346 H.). Bkz. en-Nübelâ (15: 538). (46) ed-Dânî'nin el-Fiten'deki Sünen'i, no. (364). (47) Hâfız, nâkıd ve musannif. Bkz. en-Nübelâ (18: 270). (48) Hâfız, nâkıd ve musannif. Bkz. en-Nübelâ (17: 453). (49) Muhaddis ve hâfız. Bkz. en-Nübelâ (15: 553). (50) Hâfız ve fakih olup Semmûye olarak bilinir. Bkz. en-Nübelâ (13: 10). (51) et-Takrîb'de: Sadûk. Kendisinden, "Cinlerden bir sahâbî gördüm" dediği sabit olmuştur (2: 10). Bkz. Tehzîbü'l-Kemâl (19/392). (52) Târîhu Bağdâd (2: 62). (53) Muhaddis ve sika. Bkz. en-Nübelâ (17: 602). (54) Muhaddis ve âlim. Bkz. en-Nübelâ (17: 262). (55) O, Abdullah b. Ca'fer b. Muhammed el-Bağdâdî olup sika'dır. Bkz. en-Nübelâ (16: 39). (56) Bu senedde kendisinden Hatîb'in Târîh'inde (2: 62), Târîhu Dımaşk'ta (51: 340), Tehzîbü'l-Kemâl'de (24: 364) ve İbn Hacer'in Tehzîb'inde (9: 23) bahsedilmiştir. Kendisi için müstakil bir tercüme bulamadım. Tabakasından olan Firyâbîlerden birinin tercümesinde bir kalb (karışıklık) meydana gelmiş olması ihtimalini uzak görmüyorum; tahkik edilmelidir! giderecek birini gönderir. Biz de baktık: Yüzün başında Ömer b. Abdülaziz'i, iki yüzün başında ise Şâfiî'yi –Allah ona rahmet etsin– bulduk."(57) (10) Hâfız Ebü'l-Kâsım İbn Asâkir'e (ö. 571 H.)(58) senedimle ulaşıyorum. Şöyle dedi: Bize Ebü'l-Kâsım el-Alevî(59) ve Ebü'l-Hasan el-Gassânî(60) haber verdiler, dediler ki: Bize İbn Hayrûn(61) tahdis etti, dedi ki: Bize Ebû Nuaym el-Hâfız haber verdi, dedi ki: Bize Abdullah b. Ca'fer İbn Fâris tahdis etti... Ebû Nuaym'dan el-Hatîb'in rivayeti gibi [6].(62) ________________________________________ (57) Târîhu Bağdâd (2: 62). İbn Asâkir, Târîh'inde (51: 340) Ahmed'in bu sözünü Ebû Saîd el-Firyâbî, Abdülmelik el-Meymûnî, el-Merrûzî, Humeyd b. Zencûye ve Ahmed b. Hamdeveyh ed-Dîneverî tarikinden tahric etmiştir. Hâkim de el-Müstedrek'te (4: 567) –ve onun tarikinden İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk'ta (51: 340)– üçüncü yüz yılın başında Şâfiî fakihi Ebü'l-Abbâs b. Süreyc'in müceddidliği kıssasını, dördüncü yüz yılın başında ise Ebû Bekr Muhammed b. et-Tayyib el-Bâkıllânî'nin müceddidliğini tahric etmiştir. Bütün bunları İbnü's-Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyye'de (1: 200) ve sonrasında zikretmiştir. Müceddid olarak vasıflananları sayarken –inşallah– buna işaret edeceğim. (58) Hâfız, nâkıd ve musannif. Bkz. en-Nübelâ (20: 554). (59) O, İmam, muhaddis ve sika olan Şerîf Alî b. İbrâhîm el-Hüseynî'dir. İbn Asâkir ondan 370'ten fazla rivayet nakletmiştir. en-Nübelâ (19: 358). (60) O, İmam, fakih ve âbid olan Alî b. Ahmed b. Mansûr el-Gassânî ed-Dımaşkî el-Mâlikî'dir. Talebesi İbn Asâkir onun hakkında şöyle demiştir: "Sika, sakınan ve uyanık bir zattı." Târîh'inde ondan çokça rivayette bulunmuştur. Bkz. en-Nübelâ (20: 18), Târîhu Dımaşk (1: 55, 60, 80, 93), (61: 341) ve daha birçok yer. (61) O, Hâfız, müsned ve hüccet olan Ebü'l-Fazl Ahmed b. el-Hasan b. Ahmed b. Hayrûn el-Bağdâdî el-Mukrî'dir. Bkz. en-Nübelâ (19: 105). Kardeşinin oğlu Ebû Mansûr Muhammed b. Abdülmelik ile karıştırılır; zira ona da İbn Hayrûn denir ve tercümesi en-Nübelâ'da (20: 94) bulunmaktadır. (62) İbn Asâkir'in Târîhu Dımaşk'ı (51: 338). Üçüncü Gösterge Hadisin Tariklerinin Merkezine Kadar Tenkidi Bilinen bir husustur ki, hadis hâfızlarından sonra gelenlerin –başkaları bir yana– rivayetleri, musannef rivayetleridir. Bu sebeple onlarda mana ile rivayet azalmıştır. Hâfızlar, insanlar arasında bir yücelik, itibar ve öncelik alâmeti olan sened yüksekliği (ulüvv-i isnâd) arzusuyla, bazı musannef râvîlerinden semâ ve tahammül konusunda müsamahakâr davranmışlardır. Halbuki bu tutum, Sünnet-i Nebeviyye musannefatına belâlar getirmiştir! En hafifi şudur ki: Müelliflerinden onlarca, belki yüzlerce kişinin rivayet ettiği Sünnet kitaplarının çoğu, sened yüksekliği arzusu sayesinde garip hâle gelmiş; neredeyse bir kişiden, ondan bir kişiden, ondan da bir kişiden rivayet dışında bilinemez olmuştur. Çoğu zaman bu tek kişi cahil veya eminliği bakımından cerh edilmiş biri olur; böylece tenkitçiler, tenkit için gedikler bulurlar. Halbuki bu kitaplar, müelliflerinden birçok tarikle –düşük (nâzil) bile olsa– rivayet edilseydi, bütün bunlardan müstağni olurduk!(76) Bu rivayetleri gözden geçirmemizin ardından; hepsinin Abdullah b. Vehb üzerinde döndüğünü gördük. O, Mısır'ın büyük musanniflerindendir. Mâlik'in Muvatta'ının en güvenilir râvîlerinden olduğu açıkça belirtilmiştir.(77) Tefsir'de bir kitabı,(78) el-Muvattaü's-Sağîr'i,(79) el-Câmiu'l-Kebîr'i(80) ve Kitâbü'r-Ricâl adlı bir kitabı olduğu zikredilmiştir. Ondan, kardeşinin oğlu Ahmed b. Abdurrahman b. Vehb ve Amr b. Sevvâd es-Serhî rivayet eder.(81) ________________________________________ (76) Bunu "el-Emâlî el-Irâkıyye" adlı kitabımda açıkladım. Orada, meşhur Sünnet musannefatının her birinin müellifine nispetinin sıhhatini ispatlamak için dakik bir metod koydum; ayrıca bu kitaplara batıl bir karışımın girmediğini de ortaya koydum. (77) Tercümesi için birazdan gelecek kaynaklara bakınız. Mâlik'in tercümesi için bkz. Tehzîbü'l-Kemâl (27: 108). (78) Keşfü'z-Zünûn (1: 440). (79) Aynı eser (2: 1907). (80) Fethu'l-Bârî (1: 343). (81) Bunun açıklaması için her ikisinin el-Kâmil'deki tercümelerine bakınız: (1: 205, 302); ayrıca orada (1: 326) ve Tehzîbü'l-Kemâl'de (1: 389). Buna göre, hadisin bütün tarik râvîleri –İbn Vehb dışında– nakilcilerdir; onları incelemeye ihtiyacımız yoktur. Sika olup olmamaları, az veya çok bizi ilgilendirmez; zira onlar bu hadisin senedinde ve metninde bir ihtilafa düşmemişlerdir. Bazı hâfızlar, İbn Vehb'in buna teferrüd ettiğini açıkça belirtmiştir; bu da onun merkez olduğu anlamına gelir. Bir başka hâfız ise İbn Vehb'in bu hadisi kitaplarından birinde rivayet ettiğini ve onu oradan aldığını belirtmiştir.(82) İşte bu durumda sened incelemesi –bu hâliyle– İbn Vehb'den başlar, tâ sahâbîye kadar! Ancak ben, bu râvîlerin hepsini tahricin haşiyelerinde tanıttım; sırf onların bilinmesi ve okuyucunun tatmin edilmesi için. Hakkında tenkitçi bir tercüme bulamadığım kişiler ise –rivayetinde tam veya kısa bir mütâbaat bulunduğu için– rivayeti mütâbaat yoluyla kabul edilir. Şöyle ki, cerh edilmiş râvîler iki kısımdır: Bir kısmının rivayeti hem mütâbaat hem de teferrüd durumunda kabul edilir. Bir kısmının rivayeti ise mütâbaat durumunda kabul edilir; teferrüd veya muhalefet durumunda kabul edilmez. ________________________________________ (82) Bunu Hâfız İbn Adî, el-Kâmil'inin mukaddimesinde (1: 205) açıkça belirtmiştir. Dördüncü Gösterge Senedin Merkezinden Sahâbîye Kadar Temel Râvîlerin Tercümeleri (1) Abdullah b. Vehb b. Müslim el-Kureşî –mevlâları– Ebû Muhammed el-Mısrî: Fakih, sika, hâfız ve âbid. Dokuzuncu tabakadan (ö. 197 H.), 72 yıl yaşamıştır. (ع) et-Takrîb (3718). Ben derim ki: Bu, İbn Vehb hakkındaki genel hükümdür. Peki bu genel hüküm üzerinde herhangi bir kayıt var mıdır? İmam Ahmed'e İbn Vehb soruldu; onu şu sözlerle övdü: "Hadisi ne kadar sahihtir ve ne kadar sağlamdır!" Ona denildi ki: "O, almada (yani tahammülde) kötü davranmıyor muydu?" Şöyle dedi: "Evet, almada kötü davranırdı; ancak hadisine ve şeyhlerinden rivayet ettiklerine baktığında, onu sahih bulursun."(83) İbn Vehb'in kötü alma tarzının açıklaması, Kitâbü'l-İlel'deki şu iki nass ile güzel bir şekilde yapılabilir: Abdullah b. Ahmed, Kitâbü'l-İlel'de şöyle dedi: Babamı, bazı arkadaşlarından naklederken duydum; şöyle demiş: Abdullah b. Vehb el-Mısrî, Süfyân b. Uyeyne'ye geldi ve ona dedi ki: "Kardeşimin oğlu –veya kız kardeşimin oğlu– dün sana arz edilen hadisler; ben onları senden rivayet edebilir miyim?" Babam şöyle dedi: "Bana ulaştığına göre o, o arz edilenlerden hiçbirini tasnifine almamıştır."(84) Yine dedi –yani Ahmed–: "Abdullah b. Vehb'i Mekke'de gördüm; seyrek sakallı bir adamdı." Babam şöyle dedi: "Onun (İbn Vehb'in), kendisi uyurken İbn Uyeyne'ye arz edildiğini hatırladım; ben de onu terk ettim!" Babam şöyle dedi: "Bana ulaştığına göre o, o arz edilenlerden hiçbirini musannefine dahil etmemiştir." Babam şöyle dedi: "Sonra ben, ondan bir adam vasıtasıyla yazdım!"(85) Said b. Mansûr el-Horâsânî el-Hâfız da İbn Vehb'in kötü alma tarzını, Ahmed'in yaptığı gibi açıklamış ve şöyle demiştir: "İbn Vehb'i İbn Uyeyne'nin meclisinde uyurken gördüm; İbn Uyeyne ise hadis rivayet ediyordu. Onu bir kez de yanında siyah bir köle ile bir köşede otururken ________________________________________ (83) el-Cerh ve't-Ta'dîl (5: 89). (84) el-İlel ve Ma'rifetü'r-Ricâl li-Ahmed (2: 307). (85) Yukarıda geçti (3: 130). gördüm. İbn Uyeyne'nin meclisi sona erince; kölesine, şeyhin imlâ ettiği hadisleri yazmasını emrederdi!" İbn Sa'd şöyle dedi: "Sika ve sebt idi; ancak tedlîs yapardı!" Ahmed şöyle dedi: "İbn Vehb'in İbn Cüreyc'den rivayetinde bir şey var mı?!"(86) Dârekutnî'ye, Ubeydullah b. Ebû Ca'fer el-Mısrî'nin Sâlim el-Ceyşânî'den, onun da Ebû Zer'den rivayet ettiği bir hadis soruldu. Şöyle dedi: "Ca'fer'den ihtilaf edilmiştir: Onu Saîd b. Ebî Eyyûb, Ubeydullah b. Ebû Ca'fer'den, ondan Sâlim'den, ondan babasından, ondan da Ebû Zer'den rivayet etmiştir. Ona Abdullah b. Lehîa muhalefet etmiş; onu Ubeydullah'tan, ondan Müslim b. Ebû Meryem'den, ondan Ebû Sâlim el-Ceyşânî'den, ondan da Ebû Zer'den rivayet etmiştir. Doğrusunu en iyi Allah bilir."(87) Ben derim ki: Bana öyle görünüyor ki Dârekutnî, Saîd b. Ebî Eyyûb'u İbn Lehîa'dan daha hâfız saymıyor; aksi halde Saîd'in rivayetini onunkine tercih ederdi ve meseleyi Allah'a havale etmezdi! Dârekutnî'ye, Ebû Hâzim Seleme b. Dînâr'dan, onun da Ebû Hüreyre'den merfû olarak rivayet edilen şu hadis soruldu: "(Allah kimi iki çenesi arasındakilerin ve iki bacağı arasındakilerin şerrinden korursa, cennete girer.)"(88) Şöyle dedi: "Onu Muhammed b. Aclân rivayet eder; ondan ihtilaf edilmiştir: Onu Hâlid b. el-Hâris ve Ebû Hâlid el-Ahmer, İbn Aclân'dan, ondan Ebû Hâzim'den, ondan da Ebû Hüreyre'den rivayet etmiştir. Onu Saîd b. Ebî Eyyûb, İbn Aclân'dan, ondan Ebû Hâzim'den, ondan Ebû Sâlih'ten, ondan da Ebû Hüreyre'den rivayet etmiştir. Bir de Ebû Saîd el-Eşecc'ten, ondan Ebû Hâlid'den, ondan İbn Aclân'dan, ondan, babasından, ondan da Ebû Hüreyre'den denilmiştir; ancak bu sahih________________________________________ (86) Bunun için tercümesinin kaynaklarına bakınız: İbn Sa'd, Tabakât (7: 516); Halîfe, Tabakât (s. 296); el-Buhârî, et-Târîhu'l-Kebîr (3: 458); Ebû Dâvûd, Süâlât (s. 245); İbn Ebî Hâtim, el-Cerh (4: 66); İbn Hibbân, es-Sikât (6: 362) ve (8: 259); el-Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl (10: 342). (87) el-İlelü'l-Vâride fi'l-Ehâdîsi'n-Nebeviyye (6: 285). (88) Ebû Hüreyre hadisinden bu lafızla Tirmizî, Kitâbü'z-Zühd'de, "Dili Korumak" babında (2409) tahric etmiş ve "Hasen garîb" demiştir. Hâkim, el-Müstedrek'te (4: 398); Buhârî, er-Rikâk'ta "Dili Korumak" babında (6474) benzeri bir lafızla; İbn Hibbân, es-Sahîh'te (5701); Mâlik, el-Muvatta'da (1787) ve başkaları da tahric etmiştir. değildir."(89) Ben derim ki: Bu, Ahmed ve Ebû Hâtim'in dediği gibi, adamın "onda bir sakınca yoktur" demesine delildir; ancak hıfzında bir şey vardır! Buna şunu da eklemek gerekir: Adamın, Rûh b. Salâh(90) Muhammed b. Saîd el-Ezdî eş-Şâmî –zındıklık suçlamasıyla çarmıha gerilen–(91) Zübbân b. Fâid(92) ve vaz' (uydurma) ile itham edilen Abdülkaddûs b. Habîb(93) gibi zayıf şeyhleri vardır. Yine birçok meçhul şeyhi vardır: Sa'lebe el-Eslemî(94) Ebû Abdullah el-Kureşî(95) Hammâd b. Osmân(96) Humeyd b. Müslim(97) Ziyâd –Muaykîb'in mevlâsı–(98) Sa'd b. İbrâhîm b. Ma'kıl el-Yemânî(99) Îsâ b. Saîd ed-Dımaşkî(100) Muhammed b. Ebû Şeybe Ebû Amr el-Mısrî(101) Muhammed b. Abdurrahman el-Ensârî(102) Nâfi'den rivayet eden Ebû İbrâhîm el-Mısrî(103) ve Yezîd b. Abdülazîz er-Ruaynî(104) ve başkaları. Buna şunu da eklemek gerekir: Bu râvîyi Hatîb el-Bağdâdî, "el-Mûdıh li-Evhâmi'l-Cem' ve't-Tefrîk" adlı kitabında tercüme etmiştir. Bu sebeple, benzerleri arasından şahsiyetini belirleyecek, sonra hadis mertebesini ortaya koyacak ve Sünnet kitaplarındaki merviyyatını değerlendirecek istikraî ve tatbikî bir çalışmaya ihtiyaç vardır.(105) ________________________________________ (89) Dârekutnî, el-İlel (8: 237). (90) el-Kâmil (3: 146). (91) Yukarıda geçti (6: 139). (92) el-Mecrûhîn (1: 313). (93) Yukarıda geçti (2: 131). (94) İbn Hacer, Tehzîb (2: 24) ve et-Takrîb (848). (95) Yukarıda geçti (12: 167) ve et-Takrîb (8210). (96) Lisânü'l-Mîzân (2: 349). (97) el-Lisân (2: 367). (98) Yukarıda geçti (2: 501). (99) Yukarıda geçti (3: 23). (100) Yukarıda geçti (4: 395). (101) Yukarıda geçti (5: 200). (102) Yukarıda geçti (5: 255). (103) Yukarıda geçti (7: 5). (104) Yukarıda geçti (7: 442). (105) Daha önce, Saddam Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi dergisinin ikinci sayısında (1416 H.) (s. 35-66) "Muhaddislerin Cem' ve Tefrîk Vehimlerinden" başlıklı bir araştırma yayımlamıştım. Bu araştırmayı Saîd b. Abdullah el-Cühenî'nin tercümesi üzerine kurmuş ve nazarî yönle sınırlandırmıştım. Sonuçta, zikredilen kişinin Saîd b. Ebî Eyyûb'un ta kendisi olduğunu ortaya koydum. İnşallah aynı meselede tatbikî bir çalışma hazırlamak üzereyim. İbn Hacer'in vasfettiği gibi sika ve sebt olan böyle bir râvînin teferrüdlerini, hakkında ne kadar çok yüceltici övgü ifadesi bulunursa bulunsun, ancak Sahîh sahiplerinin tatbikatı çerçevesinde ele almak caizdir. İmamların (Kütüb-i Sitte imamlarının) Saîd b. Ebî Eyyûb'un hadisleri için yaptıkları tahricleri araştırdım; Ebû Dâvûd'un bu sened ile teferrüd ederek tahric ettiği ve hakkında ileriye gelecek bir illetle tenkit ettiği bu hadis dışında, ona bu sened ile bir hadis rivayet ettiklerini görmedim. Bilakis Kütüb-i Sitte sahipleri, İbn Vehb'in Saîd'den, onun da Şerâhîl'den rivayetinden –Ebû Dâvûd'un bu rivayeti dışında– hiçbir rivayet tahric etmemişlerdir. Abdullah b. Vehb'in Saîd b. Ebî Eyyûb'dan rivayetleri ise yalnızca şunlardır: Buhârî'de bir rivayet (5992), Müslim'de iki rivayet (2552) ve ikincisinde (384) Hayve b. Şüreyh ile birlikte zikredilmiştir. Dolayısıyla biz "Saîd b. Ebî Eyyûb Şeyhayn'ın (Buhârî ve Müslim'in) râvîlerindendir" yahut "Buhârî'nin râvîlerindendir" veya "Müslim'in râvîlerindendir" dediğimizde; bu doğrudur, ancak Buhârî ve Müslim'in ondan tahric ettiği şekilde olmak kaydıyla, mutlak olarak değil. Şöyle demek yerinde olur: • Ebû Dâvûd, Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden dört hadis tahric etmiştir (3342-3851-4291-5121) ve iki başka rivayette (2498-4720) onu başkalarıyla birlikte zikretmiştir. • Nesâî, el-Müctebâ'da Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden bir hadis tahric etmiştir (4365); bunu el-Kübrâ'da da (4455) tahric etmiştir. Yine orada üç başka hadis daha tahric etmiştir (6894-10701-10117). • İbn Mâce, Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden iki hadis tahric etmiştir (3285-4186). • Tirmizî ise Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden hiçbir şey tahric etmemiştir! (3) Şerâhîl b. Yezîd el-Maâfirî el-Mısrî: Sadûk, altıncı tabakadan. Yüz yirmiden sonra vefat etmiştir. (عخ مق د) Hâfız'ın et-Takrîb'de söylediği budur (2763). Zehebî, el-Kâşif'te (2255) şöyle demiştir: Sika! Mizzî şöyle demiştir: Ebû Kılâbe Abdullah b. Zeyd el-Cermî'den, Ebû Abdurrahman Abdullah b. Yezîd el-Kütübî'denUbeyd b. Amr el-Asbahî'den, Muhammed b. Müslim b. Hâcil'den, Muhammed b. Hediyye es-Sadefî'den (عخ), Müslim b. Yesâr et-Tanîdî'den (مق) ve Ebû Alkame el-Hâşimî el-Mısrî'den (د) rivayet etmiştir. Ondan rivayet edenler: Hayve b. Şüreyh, Ebü'l-Eşyem Recâ b. Ebî Atâ el-Maâfirî, Raşdîn b. Saîd, Saîd b. Ebî Eyyûb (د), Abdullah b. Lehîa ve Ebû Şüreyh Abdurrahman b. Şüreyh el-İskenderânî (عخ مق). Mizzî şöyle demiştir: "Ondan Buhârî, "Halku Ef'âli'l-İbâd"da bir hadis; Müslim, kitabının mukaddimesinde bir hadis; Ebû Dâvûd ise bir hadis rivayet etmiştir. Bunların her biri bize yüksek senedle (ulüvv) ulaşmıştır." Tercümesinde onun üç hadisini sıralamıştır.(106) Ben derim ki: Önceki tenkitçilerden hiçbirinin bu râvî hakkında ne bir cerh ne de bir ta'dîl kelimesine rastlamadım. Mizzî, "İbn Hibbân onu es-Sikât'ta zikretmiştir" sözünden başka bir şey bulsaydı, onu da zikrederdi! Zehebî ve İbn Hacer'in tevsiki ise rivayet asrından çok sonradır. Kütüb-i Sitte'de ise yalnızca Ebû Dâvûd'un yanındaki bu bab hadisi ve Müslim'in Sahîh'inin mukaddimesindeki bir hadis (7) vardır. Bilinen bir husustur ki, Müslim'in mukaddimesinin râvîleri, sahih şartları bakımından Müslim'in Sahîh'inin râvîlerinden sayılmazlar. Dolayısıyla "Şerâhîl sahih şartındadır!?" denilemez. Şuna işaret etmek yerinde olur: Buhârî'nin ondan "Halku Ef'âli'l-İbâd"da rivayette bulunduğu iddiası; elimizdeki bu kitabın rivayetine göre ihtiyatla karşılanmalıdır. Zira Mizzî, bu hadisi Muhammed b. el-Hasen el-Belhî tarikinden şöyle tahric etmiştir: Bize İbnü'l-Mübârek haber verdi, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Şüreyh el-Maâfirî haber verdi, dedi ki: Bize Şerâhîl b. Yezîd, Muhammed b. Hediyye'den, o da Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan tahdis etti. Hadis, aynı sened ile Müsned-i Ahmed'de de bulunmaktadır.(107) ________________________________________ (106) Tehzîbü'l-Kemâl (12: 411) ve sonrası. Tercümesi için ayrıca bkz. et-Târîhu'l-Kebîr (4: 255), el-Cerh ve't-Ta'dîl (4: 374), es-Sikât (6: 450), İbn Hacer'in Tehzîb'i (4: 281) ve el-İsâbe (1: 441). (107) Tehzîbü'l-Kemâl (12: 411) ve Müsned-i Ahmed (2: 175). "Halku Ef'âli'l-İbâd"ın matbu nüshasında ise Buhârî şöyle demiştir: Bize Muhammed b. Mukâtil Ebü'l-Hasan tahdis etti: Bize Abdullah –yani İbnü'l-Mübârek– tahdis etti: Bize Abdurrahman b. Şüreyh el-Maâfirî tahdis etti: Bana Şerâhîl b. Mâhân, Ukbe b. Âmir'den, o da Nebî'den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet etti. İbn Hacer'in vasfettiği gibi sika ve sebt olan böyle bir râvînin teferrüdlerini, hakkında ne kadar çok yüceltici övgü ifadesi bulunursa bulunsun, ancak Sahîh sahiplerinin tatbikatı çerçevesinde ele almak caizdir. İmamların (Kütüb-i Sitte imamlarının) Saîd b. Ebî Eyyûb'un hadisleri için yaptıkları tahricleri araştırdım; Ebû Dâvûd'un bu sened ile teferrüd ederek tahric ettiği ve hakkında ileriye gelecek bir illetle tenkit ettiği bu hadis dışında, ona bu sened ile bir hadis rivayet ettiklerini görmedim. Bilakis Kütüb-i Sitte sahipleri, İbn Vehb'in Saîd'den, onun da Şerâhîl'den rivayetinden –Ebû Dâvûd'un bu rivayeti dışında– hiçbir rivayet tahric etmemişlerdir. Abdullah b. Vehb'in Saîd b. Ebî Eyyûb'dan rivayetleri ise yalnızca şunlardır: Buhârî'de bir rivayet (5992), Müslim'de iki rivayet (2552) ve ikincisinde (384) Hayve b. Şüreyh ile birlikte zikredilmiştir. Dolayısıyla biz "Saîd b. Ebî Eyyûb Şeyhayn'in (Buhârî ve Müslim'in) râvîlerindendir" yahut "Buhârî'nin râvîlerindendir" veya "Müslim'in râvîlerindendir" dediğimizde; bu doğrudur, ancak Buhârî ve Müslim'in ondan tahric ettiği şekilde olmak kaydıyla, mutlak olarak değil. Şöyle demek yerinde olur: Ebû Dâvûd, Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden dört hadis tahric etmiştir (3342-3851-4291-5121) ve iki başka rivayette (2498-4720) onu başkalarıyla birlikte zikretmiştir. Nesâî, el-Müctebâ'da Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden bir hadis tahric etmiştir (4365); bunu el-Kübrâ'da da (4455) tahric etmiştir. Yine orada üç başka hadis daha tahric etmiştir (6894-10701-10117). İbn Mâce, Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden iki hadis tahric etmiştir (3285-4186). • Tirmizî ise Abdullah b. Vehb'in Saîd'den rivayetinden hiçbir şey tahric etmemiştir! (3) Şerâhîl b. Yezîd el-Maâfirî el-Mısrî: Sadûk, altıncı tabakadan. Yüz yirmiden sonra vefat etmiştir. [عخ مق د] Hâfız'ın et-Takrîb'de söylediği budur (2763). Zehebî, el-Kâşif'te (2255) şöyle demiştir: Sika! Mizzî şöyle demiştir: Ebû Kılâbe Abdullah b. Zeyd el-Cermî'den, Ebû Abdurrahman Abdullah b. Yezîd el-Hubulî'den, Ubeyd b. Amr el-Asbahî'den, Muhammed b. Müslim b. Hâcil'den, Muhammed b. Hediyye es-Sadefî'den [عخ], Müslim b. Yesâr et-Tanbûzî'den [مق] ve Ebû Alkame el-Hâşimî el-Mısrî'den [د] rivayet etmiştir. Ondan rivayet edenler: Hayve b. Şüreyh, Ebü'l-Eşyem Recâ b. Ebû Atâ el-Maâfirî, Raşdîn b. Sa'd, Saîd b. Ebî Eyyûb [د], Abdullah b. Lehîa ve Ebû Şüreyh Abdurrahman b. Şüreyh el-İskenderânî [عخ مق]. Mizzî şöyle demiştir: "Ondan Buhârî, 'Halku Ef'âli'l-İbâd'da bir hadis; Müslim, kitabının mukaddimesinde bir hadis; Ebû Dâvûd ise bir hadis rivayet etmiştir. Bunların her biri bize yüksek senedle (ulüvv) ulaşmıştır." Tercümesinde onun üç hadisini sıralamıştır.(108) Ben derim ki: Önceki tenkitçilerden hiçbirinin bu râvî hakkında ne bir cerh ne de bir ta'dîl kelimesine rastlamadım. Mizzî, "İbn Hibbân onu es-Sikât'ta zikretmiştir" sözünden başka bir şey bulsaydı, onu da zikrederdi! Zehebî ve İbn Hacer'in tevsiki ise rivayet asrından çok sonradır. Kütüb-i Sitte'de ise yalnızca Ebû Dâvûd'un yanındaki bu bab hadisi ve Müslim'in Sahîh'inin mukaddimesindeki bir hadis (7) vardır. Bilinen bir husustur ki, Müslim'in mukaddimesinin râvîleri, sahih şartları bakımından Müslim'in Sahîh'inin râvîlerinden sayılmazlar. Dolayısıyla "Şerâhîl sahih şartındadır!?" denilemez. ________________________________________ (108) Tehzîbü'l-Kemâl (12: 411) ve sonrası. Tercümesi için ayrıca bkz. et-Târîhu'l-Kebîr (4: 255), el-Cerh ve't-Ta'dîl (4: 374), es-Sikât (6: 450), İbn Hacer'in Tehzîb'i (4: 281) ve el-İsâbe (1: 441). Şuna işaret etmek yerinde olur: Buhârî'nin ondan "Halku Ef'âli'l-İbâd"da rivayette bulunduğu iddiası; elimizdeki bu kitabın rivayetine göre ihtiyatla karşılanmalıdır. Zira Mizzî, bu hadisi Muhammed b. el-Hasen el-Belhî tarikinden şöyle tahric etmiştir: Bize İbnü'l-Mübârek haber verdi, dedi ki: Bize Abdurrahman b. Şüreyh el-Maâfirî haber verdi, dedi ki: Bize Şerâhîl b. Yezîd, Muhammed b. Hediyye'den, o da Abdullah b. Amr b. el-Âs'tan tahdis etti. Hadis, aynı sened ile Müsned-i Ahmed'de de bulunmaktadır.(109) "Halku Ef'âli'l-İbâd"ın matbu nüshasında ise Buhârî şöyle demiştir: Bize Muhammed b. Mukâtil Ebü'l-Hasan tahdis etti: Bize Abdullah –yani İbnü'l-Mübârek– tahdis etti: Bize Abdurrahman b. Şüreyh el-Maâfirî tahdis etti: Bana Şerâhîl b. Mâhân, Ukbe b. Âmir'den, o da Nebî'den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet etti. Peki, Şerâhîl b. Mâhân, Şerâhîl b. Yezîd'in kendisi midir? Eğer onun kendisi ise, bu hadisi bir kez Abdullah b. Amr'dan, bir kez de Ukbe b. Âmir'den mi rivayet etmiştir? Ben derim ki: Bu hadisin iki senedi olduğunu açıkça belirten birine rastlamadım. Eğer durum böyleyse; ne âlâ, ne güzel! Aksi halde, nüshacılardan veya râvîlerden birinin Şerâhîl b. Yezîd ile Şerâhîl b. Mâhân arasında, yahut Ukbe b. Âmir ile Abdullah b. Amr arasında bir karışıklık yapmış olması ihtimalini söylemek zordur. Doğrusunu en iyi Allah bilir! Sünnet kitapları, Şerâhîl b. Yezîd için Ahmed'in Müsned'inde bir hadis ve ________________________________________ (109) Tehzîbü'l-Kemâl (12: 411) ve Müsned-i Ahmed (2: 175). Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Evsat'ında bir başka hadis tahric etmiştir.(110) Buhârî'ye "Halku Ef'âli'l-İbâd"da (s. 118) nispet ettikleri hadise gelince; Şerâhîl b. Yezîd'e ait olsa bile bununla sevinilmez! Çünkü o, Şerâhîl b. Mâhân'ın Muhammed b. Hediyye es-Sadefî'den rivayetidir ve o meçhuldür! Hâfız, el-Lisân'da şöyle demiştir: "Bilinmez."****(111) Hulâsa: Şerâhîl, bir topluluktan rivayet etmiş, bir topluluk da ondan rivayet etmiştir. Onun hiçbir hadisi sahih olmamıştır. Önceki âlimlerden hiçbiri onu ne cerh ne de tevsik etmiştir. Dolayısıyla o, meçhulü'l-hâldir; Hâfız'ın dediği gibi sadûk değildir, Zehebî'nin dediği gibi sika da değildir. Doğrusunu en iyi Allah bilir!? 4- Ebû Alkame el-Fârisî el-Mısrî: Benî Hâşim'in mevlâsı. "İbn Abbâs'ın mevlâsı" da denilir. "Benî Hâşim'in halîfi" de denilir. Hâfız şöyle demiştir: Sika. İfrikıyye kadısıydı. Üçüncü tabakanın büyüklerinden (زم4). et-Takrîb (8262). Buhârî'nin "el-Künâ" adlı kitabında (513): Muhammed b. el-Hâris'ten rivayet edilmiştir ki şöyle demiştir: "Ebû Alkame denilen bir adam –Benî Hâşim'in halîfi– geldi. Ben ve Ali el-Ezdî ona gittik. Bize tahdis ettiği şeyler arasında şöyle dedi: Ebû Hüreyre'yi şöyle derken duydum..." ve kıyamet alâmetleri hakkında bir hadis zikretti. Mizzî ve İbn Hacer, Ebû Hâtim'den şu sözünü nakletmişlerdir: "Hadisleri sahihlerdir." el-Iclî şöyle demiştir: Mısırlı, tâbiî, sika. İbn Yûnus şöyle demiştir: İfrikıyye kadılığı yapmıştı ve Yezîd b. Ebû Habîb'in zikrettiği mevâlî fakihlerden biriydi. Berkânî şöyle demiştir: Dârekutnî'ye, Ya'lâ b. Atâ'nın Ebû Alkame'den, onun da Ebû Hüreyre'den rivayet ettiği bir hadis soruldu. Şöyle dedi: "Ebû Alkame'nin ne adı ne de kim olduğu bilinir. Ancak bu hadis itibar yoluyla tahric edilir. ________________________________________ (110) Şerâhîl'in hadislerinin toplamı için bkz. Birincisi: Ebû Hüreyre hadisi – İmam Müslim'in Sahîh'inin mukaddimesinde (7). İkincisi: Bu bab hadisi – Ebû Dâvûd'da (3869). Üçüncüsü: Abdullah b. Amr hadisi – Ebû Dâvûd'da (3869), İbn Ebû Şeybe'de (5: 57), Beyhakî'nin es-Sünenü'l-Kebîr'inde (9: 355). Dördüncüsü: Ahmed'de (2: 175), İbn Ebû Şeybe'de (7: 79), Şuabü'l-Îmân'da (5: 362), İbnü'l-Mübârek'in ez-Zühd'ünde (s. 152). Beşincisi: Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Kebîr'inde (2: 42). (111) Lisânü'l-Mîzân (7: 378). İmamlar Ya'lâ b. Atâ'dan rivayette bulunmuşlardır."****(112) [Yani o, meçhulü'l-ayn'dır!] Ben derim ki: Ebû Alkame'nin Müslim'de iki hadisi vardır; Ya'lâ b. Atâ'nın ondan, onun da Ebû Hüreyre'den rivayetiyle (416, 1845). Bir hadisi de Sâlih Ebü'l-Halîl'in Ebû Alkame'den, onun da Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayetiyle (1456). Dârekutnî'nin az önce geçen "Ne adı ne de kim olduğu bilinir" sözü de bunu teyit etmektedir; bunu aklında tut! Buhârî de, onu es-Sikât'ta tercüme eden İbn Hibbân da ondan hiçbir şey tahric etmemişlerdir! İbn Huzeyme ondan bir hadis tahric etmiştir (1597). Tirmizî ondan, Ebû Saîd el-Hudrî'den bir muallak mütâbaat (1132) ve bir başka hadis de Katâde ve Osmân el-Bettî'nin ondan, onun da yine Ebû Saîd'den rivayetiyle (3016, 3017) tahric etmiştir. Ebû Hüreyre hadisinden ise ondan hiçbir şey tahric etmemiştir. İbn Mâce ondan, Yesâr –İbn Ömer'in mevlâsı– vasıtasıyla İbn Ömer'den merfû olarak, mukaddimede (235) sadece bir hadis tahric etmiştir! Nesâî ise ondan el-Müctebâ'da üç mükerrer hadis (1345-3333-5509-5510-5511) ve es-Sünenü'l-Kübrâ'da (1277), (5491-5492), (7946-7947-7948) ve (11096) tahric etmiştir. Râvînin hâlinin hulâsası şudur: O, cerh edilmemiştir. Zikir ve tesbih konusunda teşvik edici, âhir zaman fitnelerinden sakındırıcı birkaç hadis rivayet etmiştir. Âlimler ondan bu hadisleri kabul etmişlerdir. Ancak Ebû Dâvûd dışındaki bütün imamlar, Şerâhîl b. Yezîd'in ondan rivayetinden hiçbir şey tahric etmemişlerdir! Dolayısıyla râvî, cehâletine rağmen –Dârekutnî'nin dediği gibi– yahut en iyi ihtimalle meçhulü'l-hâl olmasına rağmen terğîb ve terhîb konusunda makbuldür. İbn Hacer'in ona bahşettiği sikallık (tevsîk) ise –bilemiyorum– hangi dayanağa istinad etmektedir! ________________________________________ (112) Bunun için tercümesinin kaynaklarına bakınız: Buhârî, el-Künâ (513); İbn Hibbân, es-Sikât (5: 576); Berkânî, Süâlât (616); Hatîb, Târîhu Bağdâd (2: 56) ve (8: 283); Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl (34: 101); İbn Hacer, Tehzîb (12: 191). Beşinci Gösterge Âlimlerin Tecdîd Hadisi Karşısındaki Tutumu Âlimlerin bu hadisi sahih sayma ve zayıf sayma konusundaki tutumlarını iki meselede ele almak yerinde olur: Birinci Mesele: Hadisi delil olarak kullanan ve sahih sayan âlimler: Bu hadisi açık veya zımnen sahih sayan birçok kişiye rastladım. Hâkim, onu Şeyhayn'a (Buhârî ve Müslim'e) istidrak etmiş ve ona sükût etmiştir. İstidrâkının gereği ise onu sahih saymaktır. Bu sebeple "Hâkim onu sahih saymıştır" demişlerdir. Beyhakî, onu "Ma'rifetü's-Sünen ve'l-Âsâr" adlı kitabının başında, İmam Şâfiî'nin fazileti hakkında delil getirme bağlamında zikretmiş ve sahih saymıştır.(113) Ondan fer'î hükümler çıkaranlar: Ebü'l-Abbâs İbn Süreyc, Ebû Velîd Hassân b. Muhammed el-Fakîh eş-Şâfiî(114), Hâkim en-Nîsâbûrî el-Müstedrek'te(115), İbnü'l-Esîr Câmiu'l-Usûl'de(116), Ebû Amr İbnü's-Salâh fetvalarında(117), Zehebî Tezkire'sinde ve Nübelâ'sında(118), Ebü'l-Fazl el-Irâkî(119), İbn Kayyim el-Cevziyye(120), Tâc es-Sübkî el-İbhâc'da(121), İbn Kesîr Nihâye'sinde(122), İbn Hacer el-Fetih'te ona sükût etmiştir(123). Buna karşılık Tevâlî et-Tesîs'te onu delil olarak kullanmış ve güçlendirmiştir(124). Hâfız Sehâvî de onu sahih saymış ve dokuzuncu yüz yılın başında müceddidin – ________________________________________ (113) Avnü'l-Ma'bûd (11: 268). (114) O, Hâfız, âbid ve Horasan müftüsü Hassân b. Muhammed b. Ahmed en-Nîsâbûrî el-Fakîh eş-Şâfiî'dir (ö. 349 H.). Bkz. en-Nübelâ (15: 492). (115) el-Müstedrek (4: 567-568). (116) Câmiu'l-Usûl (11: 320-324). (117) Fetâvâ İbnü's-Salâh (1: 130). (118) Tezkiretü'l-Huffâz (3: 812-813) ve en-Nübelâ (14: 202) ve (17: 195). (119) Avnü'l-Ma'bûd (11: 268). (120) İ'lâmü'l-Muvakkı'în (2: 276) ve (4: 212). (121) el-İbhâc fî Şerhi Minhâci'l-Beydâvî (3: 208). (122) el-Menâvî'nin Feyzü'l-Kadîr'inden naklen (2: 281-282). (123) Fethu'l-Bârî (13: 295). Hâfız'ın el-Fetih'te bir hadise sükût etmesinin, onun indinde hasen olduğuna delâlet ettiği iddiası; bizim yanımızda hiçbir değeri olmayan bir sözdür. (124) Avnü'l-Ma'bûd'dan naklen (11: 264). zannınca– Mesih veya Mehdi olduğuna işaret etmiştir(125). Süyûtî, el-Câmiu's-Sağîr'de, "et-Tenbîe" adlı risalesinde ve Sünen-i İbn Mâce üzerine yaptığı haşiyesinde onu sahih saymış ve hâfızların onun tashihi üzerinde ittifak ettiğini nakletmiştir(126). Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ'da onu sahih saymıştır(127). Onlara Avnü'l-Ma'bûd'un sahibi de tâbi olmuştur(128). Muasırlardan Şeyh el-Elbânî de onlarla aynı görüştedir(129) ve başkaları da. İmam Ahmed'e de onu sahih saydığı nispet edilmiştir. Ebû Abdullah el-Hattâb el-Mâlikî de onu delil olarak kullanmıştır.(130) Birçok kişi, imamların onu benimsediğini ve kabul ettiğini nakletmiştir! Hatta Hâfız İbn Hacer, İmam Ahmed'in onu benimseme ve sahih sayma hususunda kendisinden önce gelen biri olduğu görüşüne varmış ve şöyle demiştir: "Ahmed'den ve ona tâbi olanlardan önce, birinci yüz yılda Ömer b. Abdülaziz'i müceddid sayma hususunda Zührî gelmiştir!" Nitekim Hâkim, Ahmed b. Abdurrahman b. Vehb'in tarikinden, onun amcasından, onun da Saîd b. Ebî Eyyûb'dan zikredilen hadisi rivayetinin hemen ardından şunu tahric etmiştir: İbn Vehb'in kardeşinin oğlu şöyle dedi: Amcam dedi ki: Yûnus'tan, o da Zührî'den, onun şöyle dediğini rivayet etti: "Yüzün başı geldiğinde, Allah bu ümmete Ömer b. Abdülaziz ile lütufta bulundu." Hâfız İbn Hacer şöyle demiştir: "Bu, hadisin o asırda meşhur olduğuna işaret etmektedir. Bunda, zikredilen sened için bir takviye vardır; zira sened, râvîlerinin sika olması sebebiyle zaten güçlüdür."(131) Ben derim ki: el-Müstedrek'in iki baskısında da Hâfız İbn Hacer'in ona nispet ettiği bu metni bulamadım. Belki Hâkim'in başka bir kitabındadır. Hâfız'ın yaptığı tenkide gelince; bunun münakaşası yakında gelecektir. ________________________________________ (125) el-Mekâsıdü'l-Hasene (s. 122) no. (238). (126) Feyzü'l-Kadîr'de geçti (2: 282); Süyûtî'nin İbn Mâce şerhi (1: 297) ve manzum risalesi Avnü'l-Ma'bûd'da nakledilmiştir (11: 265). (127) Keşfü'l-Hafâ (1: 282-283). (128) Avnü'l-Ma'bûd (11: 260-268). (129) es-Silsiletü's-Sahîha (2: 148) no. (599). (130) Mevâhibü'l-Celîl Şerhu Muhtasari Halîl (6: 289). (131) Avnü'l-Ma'bûd'dan naklen (11: 261). İkinci Mesele: Hadisi tenkit eden ve illetli sayan âlimler: Bu hadisi açıkça zayıf sayan birine rastlamadım. Ancak onu tahric edenlerden birçoğu, illetli olduğuna işaret etmişlerdir. Şimdi tespit edebildiklerimi zikredeceğim, sonra da ümmetin hayatında büyük etkisi olan hadislerin tenkidi konusunda seçtiğimiz metoda göre bunları tenkit edeceğim. - Birinci İllet: Şerâhîl üzerindeki ihtilaf. Hâfız Ebû Dâvûd es-Sicistânî, hadisi tahric ettikten sonra şu sözüyle bu illete işaret etmiştir: "Onu Abdurrahman b. Şüreyh el-İskenderânî rivayet etmiştir; ancak Şerâhîl'in ötesine geçmemiştir!" Yani şunu söylemek istemiştir: Bu hadisi Şerâhîl b. Yezîd'den iki râvî rivayet etmiştir: Saîd b. Ebî Eyyûb ve Abdurrahman b. Şüreyh. Saîd b. Ebî Eyyûb onu senediyle Nebî'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştırmış (merfû), Abdurrahman b. Şüreyh ise onu keserek (maktû) Şerâhîl'in kendi sözü olarak bırakmıştır! Bu ise ref' ve vakf tearuzu babına –daha genel anlamıyla– girer! Ancak Münzirî, hadisin Şerâhîl üzerinde maktû değil, mu'dal olduğunu anlamıştır. Zira Abdurrahman b. Şüreyh, ondan art arda iki râvîyi düşürmüştür: Ebû Alkame ve Ebû Hüreyre! Bu ise hadisin mu'dal tanımıdır.(132) Münzirî'nin sözünün anlamı, Abdurrahman b. Şüreyh'in onu Şerâhîl'den, onun da Nebî'den (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ettiğidir. Ebû Dâvûd'un, "Abdurrahman onunla Şerâhîl'i aşmamıştır" şeklindeki açık ifadesiyle bu anlayışın nasıl bağdaştığını bilemiyorum!? Ben derim ki: Abdurrahman'ın bu rivayetini tespit edemedim; ta ki bu anlayışın doğruluğu veya yanlışlığı hususunda kesin bir hüküm verebileyim. Ancak Ebû Dâvûd'un sözünün zâhiri, Abdurrahman'ın hadisi Şerâhîl üzerinde maktû kıldığına delâlet etmektedir! Her hâlükârda illetlendirme hususunda sonuç birbirine yakındır. Bunun açıklaması şudur: Hadis, Ebû Dâvûd'un nazarında Şerâhîl üzerinde döner ve onda ihtilaf edilmiştir: ________________________________________ (132) Avnü'l-Ma'bûd'dan naklen (11: 266). Saîd b. Ebî Eyyûb onu Şerâhîl'den, senediyle merfû olarak Nebî'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştırarak rivayet etmiştir. Abdurrahman b. Şüreyh el-Maâfirî ise onu Şerâhîl'den, bizim anladığımız gibi maktû olarak –yani onun kendi sözü olarak– yahut Münzirî'nin sözünün zâhirine göre senedinden iki râvînin düşmesiyle merfû ve mu'dal olarak rivayet etmiştir! Taberânî ve İbn Adî'nin, Abdullah b. Vehb'in bu hadisi rivayet etmede teferrüdüne yaptıkları işaret ise iki ihtimali taşımaktadır: Birincisi: Bu iki hâfızın ve onlara tâbi olanların, Ebû Dâvûd'un işaret ettiği –ve benim de tespit edemediğim– Abdurrahman b. Şüreyh'in rivayetinden haberdar olmamalarıdır! İkincisi: Bu iki hâfızın, sened sorumluluğunu İbn Vehb'e yüklemmiş olmalarıdır. Zira ondan rivayet edenlerin tamamı, hadisi müsned ve mevsûl olarak rivayet etmektedir. O ise onu tek başına müsned kılmıştır; üstelik "Kitâbü'r-Ricâl"de, rivayet kitaplarında değil! Halbuki hadis mu'dal veya Şerâhîl üzerinde maktûdur. Bütün bunlara şunu da eklemek gerekir: Sika râvînin ziyadesinin kabulü iddiası mutlak değildir. Bunu kitaplarımın başka bir yerinde açıklamıştım. Âlimlerin sika ziyadesini kabulü konusunda birtakım kayıtları vardır: Hadisin kendisi üzerinde döndüğü kişinin sika, hüccet ve dâbıt olması gerekir. Burada ise hadisin merkezi, meçhulü'l-hâl bir râvîdir! Şeyhten –yani hadisin merkezinden– rivayet eden râvîler, şeyhleri üzerinde ihtilafa düşmüşlerse; ya onlar şeyhten daha hâfızlardır ya da değildir! Eğer onlar şeyhten daha hâfız iseler; bu durumda şeyh üzerindeki ihtilaf, onun ızdırabından ve hıfzının kötülüğünden kaynaklanır; bu durumda şeyhin hadisi kabul edilmez. Eğer şeyh, talebelerinden daha hâfız ise; bu, talebelerin hadisi hıfzetmede ızdırap içinde olduklarına delâlet eder; bu durumda tercihe başvururuz! Bizim bu hadisimizde ise Şerâhîl, Hâfız'ın yanında sadûktur. Ondan rivayet eden iki râvînin her ikisi de sika ve sebttir. Bu kaidenin gereği, Şeyh Şerâhîl'in çıkışı olmayan bir ızdırap içinde olmasıdır. Zehebî, Ali İbnü'l-Medînî'nin tercümesinde şöyle demiştir: "Sadûk olan bir râvî, yalnızca kendi tarikinden bilinen bir şeyde teferrüd ederse; hadisi münker ve reddedilmiştir!"****(133) Bu, râvînin sadûk olduğunu kabul ettiğimiz takdirde böyledir. Halbuki o, meçhulü'l-hâl ve az hadis rivayet eden biridir! İbn Vehb'in hadisi kendi tarikinden ulaştırdığı Saîd b. Ebî Eyyûb hakkındaki sözler ise daha önce geçmiştir. Geriye Abdurrahman b. Şüreyh el-İskenderânî'yi tanıtmak kalmıştır. Ben derim ki: Abdurrahman b. Şüreyh'i tercüme edenlerin çoğu, onu sika kategorisine yerleştirmişlerdir. Bazıları ise "onda bir sakınca yoktur" (lâ be's bih) demişlerdir. Bunlar arasında Ebû Hâtim er-Râzî ve Nesâî de vardır. Bâcî de Buhârî'nin ricali hakkındaki kitabında bunu benimsemiş ve başkasını nakletmemiştir! Hâfız, et-Takrîb'de (3892) şöyle demiştir: Sika ve fâdıl.****(134) İbn Sa'd ise Tabakât'ında onu tercüme etmiş ve şöyle demiştir: "Münkerü'l-hadîs idi!"****(135) İbn Sa'd'ın söylediği bu sözü Hâfız (İbn Hacer) benimsememiş; Tehzîb'de şöyle demiştir: "Onu yalnızca İbn Sa'd zayıf saymıştır." et-Takrîb'de ise şöyle demiştir: "İbn Sa'd, onu yumuşatmakta (telyîn) isabet etmemiştir!" Buna karşılık onun talebesi Sehâvî, İbn Sa'd'ın sözünü dikkate almış; onun hakkındaki "münkerü'l-hadîs" sözünü, bu i'dâl rivayetinin zayıf sayılmasına ve ittisâl rivayetinin ona tercih edilmesine sebep kılmıştır.(136) Ben ise bu illeti münakaşa etmede uzatmak istemiyorum; zira ittisâl rivayetinin bizzat kendisinde çeşitli illetler bulunduğu bize açıkça görünmüştür. Ancak şu hususlara dikkat çekmek istiyorum: ________________________________________ (133) Mîzânü'l-İ'tidâl (3: 140). (134) Bunun için bkz. el-Iclî, Ma'rifetü's-Sikât (2: 79); İbn Ebû Hâtim, el-Cerh ve't-Ta'dîl (5: 243); el-Buhârî, et-Târîhu'l-Kebîr (5: 296); İbn Hibbân, Sikât (7: 86) ve (8: 370); et-Ta'dîl ve't-Tecrîh (2: 878); el-Mizzî, Tehzîbü'l-Kemâl (17: 167); İbn Hacer, et-Takrîb (1: 342). (135) Tabakâtü'l-Kübrâ (7: 175). (136) Câmiu't-Tahsîl (s. 222), İbn Hacer'in Tehzîb'i (6: 175) ve el-Mekâsıdü'l-Hasene (238). a- İbn Sa'd'ın söylediği "münkerü'l-hadîs" kaydını hiçbir zaman ihmal etmek doğru olmaz; çünkü İbn Sa'd hadis âlimlerinden biridir ve böyle büyük bir cerhi gelişigüzel söylemez! b- Alâî ve İbn Hacer, Ebû Hâtim'in Abdurrahman b. Şüreyh hakkındaki şu sözünü nakletmişlerdir: "Onun Şerâhîl'e yetiştiğini zannetmiyorum!" Ebû Hâtim gibi bir nâkıdın sözünün en azından ifade ettiği şey; Abdurrahman b. Şüreyh'in Şerâhîl'den rivayetleri hususunda tavakkuf etmektir! c- Saîd b. Ebî Eyyûb ile Abdurrahman b. Şüreyh'in her ikisi de genel olarak sika olup, Şerâhîl b. Yezîd'den daha güvenilir ve ilmi daha iyi bilen kimseler olduklarına göre; bu, Şerâhîl'in hadisinde ızdırap içinde olduğuna delâlet eder. Bu durumda bize gereken en az şey; durumu aydınlatmak için tavakkuf etmek ve ızdırabın şu veya bu tarafını destekleyecek bir mütâbaat veya şâhid aramaktır! Buna göre; ister Abdurrahman Şerâhîl'e yetişmiş olsun, ister yetişmemiş olsun; ister o Saîd b. Ebî Eyyûb'dan daha tercihe şayan olsun, ister aksi olsun; ister İbn Sa'd onu zayıf saymada tek kalmış olsun, ister başkaları da ona tâbi olmuş olsun; bu râvî, teferrüdleri kabul edilecek bir konumda değildir. Zira onun teferrüdleri –lafızları bir yana– manası bile yalnızca onun tarikinden bilinmektedir ve bu hadis de onlardandır! İkinci İllet: Ebû Dâvûd, Ebû Alkame'nin hadisi Ebû Hüreyre üzerinde vakf etme (durdurma) veya Nebî'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) ref' etme hususundaki şüphesine işaret etmiştir. Münzirî şöyle demiştir: "Onu ref' etmede kesin bir hüküm vermemiştir!" Avnü'l-Ma'bûd'da ise şöyle diyerek ona itiraz etmiştir: "Evet! Ancak bu, re'y (kişisel görüş) ile söylenecek bir şey değildir; bilakis bu, nübüvvet işidir. Dolayısıyla onun Nebî'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) ref' edilmiş olması kesinleşmiştir." Ben derim ki: Şüphesiz bu mesele son derece çetindir. Onun zâhirine göre söylemek; selefe nispet edilen ve ilk anlayışımıza uzak düşen her şeyi Nebî'ye (sallallahu aleyhi ve sellem) ref' etmiş (yükseltmiş) olmamıza götürür ki, bu asla kabul edilemez. Bunun birçok sebebi vardır: Birincisi: Bu söz (yani ref' hükmü), yalnızca içinde şer'î bir hüküm –helal, haram ve benzeri– bulunan şeylere mahsustur. Bu babın hadisi ise bu türden bir şey değildir.(137) İkincisi: Bu söz, söyleyenlerine göre yalnızca Ehl-i Kitap'tan almakla tanınmayan veya onların tarihlerini okumayan kişilere mahsustur. Halbuki dört Abdullah (Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr, Abdullah b. Abbâs, Abdullah b. Zübeyr), Ebû Hüreyre, Ebû Saîd el-Hudrî ve başkaları; Ka'b'a meclis arkadaşlığı yapan ve Ehl-i Kitap'tan nakilde bulunan kimselerdendi. Hatta Ebû Hüreyre, Ehl-i Kitap'tan o kadar çok hadis naklederdi ki, bazı talebeleri onlara Ehl-i Kitap'tan mı yoksa Nebî'den (sallallahu aleyhi ve sellem) mi tahdis ettiğini ayırt edemezdi. Nitekim Hâfız İbn Asâkir, Bükeyr b. el-Eşecc'in rivayetinden, ondan da Büsr b. Saîd el-Medenî el-Âbid'in şöyle dediğini tahric etmiştir: "Allah'tan korkun ve hadis konusunda dikkatli olun! Vallahi biz Ebû Hüreyre'nin meclisinde otururduk; o Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) tahdis eder, bize Ka'b el-Hibr'den de naklederdi. Sonra kalkardı; ben yanımızda bulunanlardan bazılarının, Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisini Ka'b'a, Ka'b'ın hadisini de Resûlullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) nispet ettiğini duyardım."(138) Üçüncüsü: Bu hadisin bir benzeri veya ona yakın bir şey başka bir sahâbîden bilinmemektedir. Ebû Hüreyre ise hadisleri mutlak olarak kabul edilecek konumda değildir. Nitekim Serahsî, re'y kapısının kapandığı konularda kıyasın onun rivayetine takdim edileceğini açıkça belirtmiştir.(139) Bu hadis de o konulardandır! - Üçüncü İllet: İbn Adî, önceki bütün illetlerden daha ağır olabilecek bir başka illete işaret etmiştir. Bu da onun, hadisi tahric ettikten sonraki şu sözüdür: "Bu hadisi, Saîd b. Ebî Eyyûb'dan İbn Vehb'den başkasının rivayet ettiğini bilmiyorum. İbn Vehb'den de bu üç kişiden başkası rivayet etmiyor. Çünkü bu hadis, İbn Vehb'in Kitâbü'r-Ricâl'inde bulunmaktadır ve ondan İbn Vehb'den ancak bunlar rivayet eder." Ben derim ki: İbn Vehb'in –daha önce geçtiği üzere– bir Tefsir kitabı, el-Muvattaü's-Sağîr'i ve el-Câmi'i vardır. ________________________________________ (137) Bu konudaki ayrıntılı açıklama için bkz. Sehâvî, Fethu'l-Muğîs (1: 148-149). (138) Zehebî'nin en-Nübelâ'sından naklen (2: 606) ve İbn Kesîr'in el-Bidâye'si (8: 109). (139) Serahsî, Usûl (1: 341). Ayrıca bkz. Şeyh Muhammed Bahît el-Mutîî, Süllemü'l-Vüsûl (3: 767-769). Eğer bu hadis onun (İbn Vehb'in) yanında sahih olsaydı, neden onu rivayet kitaplarından birinde tahric etmedi de, musanniflerin tercümesi yapılan râvînin en garip ve en münker hadislerini yerleştirdikleri Kitâbü'r-Ricâl'de tahric etti? İlim talebeleri nezdinde bilinen bir husustur ki, bir hadisin muteber hadis kitaplarında bulunmaması, onun sıhhatsizliğine bir karinedir; hatta belki uydurma olduğuna bir karinedir! Geriye, Şeyh Nâsır el-Elbânî'nin es-Silsiletü's-Sahîha'da (599) bu hadisi sahih sayma konusundaki delillerine işaret etmek kaldı. Şöyle diyorum: Şeyh Nâsır –Allah ona rahmet etsin– bu hadisi sahih saymasını destekleyen üç delil zikretmiştir: Birinci Delil: İmam Ahmed'in hadisi sahih saymaya işaret etmesi. Zehebî, en-Nübelâ'da ondan şöyle dediğini zikretmiştir: "Şüphesiz Allah, her yüz yılın başında insanlara Sünnetleri öğretecek ve Resûlullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanı giderecek birini gönderir." Dedi ki: "Baktık; yüzün başında Ömer b. Abdülaziz'i, iki yüzün başında ise Şâfiî'yi bulduk."(140) Adâb der ki: Ahmed'in bu sözüne benzer olarak, Hâfız'ın el-Fetih'te takrir ettiği ve İmam Nevevî'den naklettiği şu husus vardır: Bu hadisi umuma hamletmek daha evladır. Dolayısıyla yüzün başında tek bir müceddidin olması gerekmez; bilakis her ilim dalında ve her ülkede müceddidler olabilir. Hâfız şöyle demiştir: "Buna göre; yüzün başında bu vasıflardan biriyle muttasıf olan herkes kastedilmiştir; ister çok olsunlar ister olmasınlar."(141) Bu, İbn Hacer ve Nevevî'nin hadisi sahih saymaya vardıklarını gösterir; aksi halde fer'î hükümler çıkarmalarının bir anlamı olmazdı. Hatta Hâfız İbn Hacer, bu hadisin tahrici hakkında bir risale yazdığına işaret etmiştir; ancak Hâfız Süyûtî, ona rastlamadığını açıkça belirtmiştir! Daha önce geçtiği üzere, birçok kişi onun bu hadisi sahih saydığını nakletmiştir! Her ne olursa olsun, Ahmed'in hadisi sahih saydığı iddiasında bence bir ________________________________________ (140) en-Nübelâ (10: 46). Ahmed'in sözü için Târîhu Bağdâd ve Tehzîbü'l-Kemâl'e bakınız; bunun kaynaklandırılması daha önce geçmiştir. (141) Fethu'l-Bârî (13: 295). el-Müstedrek'e (4: 568) bakınız; orada üçüncü yüz yılın başında müceddidin Şâfiî fakihi Ebü'l-Abbâs b. Süreyc olduğu belirtilmektedir! bakılacak nokta vardır! Eğer hadis onun yanında sahih olsaydı, onu Müsned'inde tahric ederdi. Hatta –kendi ifadesine göre– her meşhur hadisi yerleştirdiği Müsned'inin şartından olsaydı, onu mutlaka oraya koyardı! Nitekim ondan, oğluna şöyle dediği birçok tarikten nakledilmiştir: "Bu Müsned'de bulamadığın her hadis; Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadisinden değildir."(142) Ayrıca Ahmed, Şâfiî'nin görüşünün başkasının görüşüne takdim edilmesi gerektiğine dair delil getirirken, Şâfiî'nin Kureyş âlimi olduğunu ve yerin katmanlarını ilimle dolduracağını söylemiştir. Bu ise sened bakımından sabit olmayan bir hadistir. Şeyh el-Elbânî'nin kendisi de bu hadisi zayıf saymaktadır. O halde fark nedir? Bana öyle görünüyor ki İmam Ahmed, bu iki hadise menâkıb (faziletler) babındaki teşvik edici ve sakındırıcı hadisler çerçevesinde bakmıştır. Zannetmiyorum ki o, bugünümüzde insanların bu hadisi, Yüce Allah'a kendisiyle ibadet edilen bir itikat hâline getireceklerini aklına getirmiş olsun!? Farz edelim ki bu hadisin Ahmed'e nispet edilen tashihi doğru olsun; Ahmed'in sahih saydığı nice hadis vardır ki, onun muasırı ve sonrasındaki hadis tenkitçileri onları zayıf saymışlardır. Şeyh el-Elbânî ve başkalarının zayıf saydığı yüzlerce hadis de onun Müsned'inde mevcuttur! Öyleyse içinde birçok ihtimal barındıran genel bir rivayet nasıl olur da sahih kabul edilir!? İkinci Delil: Elbânî'nin, Şerâhîl üzerindeki ihtilafın illet sayılmayacağı yönündeki sözüdür; çünkü ona göre vâsıl olan râvî sika ve sebt'tir, sika râvînin ziyadesi ise kabul edilmelidir. Bu iddiaya cevap, Birinci İllet'in sunumunda daha önce verilmiştir! Üçüncü Delil: Elbânî'nin, senedin sahih olduğu, râvîlerinin sika ve Müslim'in râvîleri olduğu yönündeki hükmüdür.(143) Bu delil de senedin sıhhatine delil olmaya elverişli değildir. İmam Müslim, Şerâhîl'den yalnızca Sahîh'inin mukaddimesinde bir hadis tahric etmiştir. Eğer bu bab hadisi –kendi rivayetinden veya başkasının rivayetinden– onun yanında ________________________________________ (142) Bunun bir kısmı için bkz. en-Nübelâ (11: 329) ve orada Zehebî'nin İmam Ahmed'in sözüne yaptığı ta'kibi okuyun. (143) es-Silsiletü's-Sahîha (2: 148). sahih olsaydı, onu yerinde tahric etmeye ne kadar da muhtaç olurdu! "O, Sahîh'in istîâbını (tamamını kapsamayı) şart koşmamıştır" denilemez. Bu, hadislerin çok bulunduğu bablarda söylenebilir. Ancak içinde çok sayıda sahih hadis bulunmayan bablara gelince; biz Sahîh sahiplerinin diğerlerinin, hakkında konuşulmuş (müttekellimün fîh) ve mestûr râvîlerden de tahric ettiklerini ve ihtiyaçları sebebiyle onların hadislerinden diğerlerinden daha uygun gördüklerini seçtiklerini gördük! Bu, ihtiyaç duyulan bir sünnettir ve Müslim'in önünde mevcuttu. O halde –elinde bir alternatif de yokken– neden ondan yüz çevirsin? Ayrıca Müslim, Şerâhîl'den daha aşağı seviyedekilerden de tahric etmiştir; ancak bu, özel bağlamlar ve özel değerlendirmelerle olmuştur! Peki, Müslim'in râvîleri arasında zayıf, muhtelit (karıştırıcı), meçhulü'l-hâl ve vahdân râvîlerin bulunması; bu râvîlerin onun şartından olduğuna mı delâlet eder, yoksa onların, kendisinde tercih edilen birtakım değerlendirmelerle tahric ettiğine mi delâlet eder!? Her ne olursa olsun, bu hadisin sened bakımından durumu şöyledir: Bazı râvîlerinde zayıflık, bazılarının hâlinde cehâlet, bazılarının senedin sevkinde ızdırap, bazılarının da onu ref' ve kat' etmede –yahut vasl ve i'dâl etmede– ihtilafı. Buna ek olarak, –elimizdeki kaynaklara göre– onun tek râvîsi olan İbn Vehb, bu hadisini Sünnet'e dair musannefatından herhangi birinde tahric etmeye elverişli görmemiş; bilakis onu Kitâbü'r-Ricâl'inde tahric etmiştir. Sanki bu hadisin manası, İmam Ahmed b. Hanbel'in ve bazı talebelerinin hoşuna gitmiş; bunun üzerine onun en has talebesi Ebû Dâvûd es-Sicistânî kalkıp hadisi Sünen'inde tahric etmiştir! Yukarıda söylenenlere dayanarak şunu kesin olarak belirtirim ki: Hadis, sened bakımından zayıf ve çürüktür (vâhî). Metninin münakaşası ise birazdan gelecektir. Teşrî'î Dengeleme Süreci: Mete gelince: Siyasi düzlemde baksaydık; bu din için –ne genel ne de özel– ne yüz yılların başında ne de asırların ortasında bir müceddid bulamazdık! Farz edelim ki Ömer b. Abdülaziz genel bir müceddiddir; peki Şâfiî'nin Sünnet sahasındaki tecdîd döneminde diğer siyasi müceddid kimdi? Emîn mi, Me'mûn mu, Vâsık mı? Üçüncü yüz yılın başında, hevâ ve şehvetlerinin oyuncağı olan Muktedir mi müceddiddi? Dördüncü ve beşinci yüz yılın başında kim vardı? Osmanlılar İslâm âleminin çoğuna hükmettiler; peki onlardan hangisi müceddidler arasında sayıldı? Biz şu an hicrî on beşinci asrın ilk çeyreğindeyiz; peki ilmî müceddid nerede, siyasi müceddid nerede? Şüphesiz ümmet, hicrî on beşinci asrın başlarında müceddidlere en çok muhtaç durumdadır. Biz ise çevremizde ve etrafımızda ne ictihad seviyesinde bir âlim ne de adalet, kuvvet ve iktidar seviyesinde bir hâkim görmüyoruz. Bilakis ümmet, fikrî, siyasi ve hatta nefsî mücadeleyi en çirkin şekliyle yaşamaktadır! Bütün bu söylenenlerden dolayı, gönül rahatlığıyla şunu kesin olarak belirtirim ki: Bu hadis, sened bakımından zayıf, metin bakımından münkerdir. Bana göre tercihe şayan olan görüş, onun Şerâhîl'in sözü olduğudur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Bu... Allah, Efendimiz Muhammed b. Abdullah'a, onun ehline ve ashabına salât ve çokça selâm etsin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.