Fikrî Meseleler: İçtihat ve Cehalet Sebebiyle Mazeret Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. “(Ey Muhammed!) Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz erkekleri gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” (Enbiyâ, 21/7) “Apaçık delillerle ve kitaplarla… Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın ve belki onlar düşünürler.” (Nahl, 16/43-44) İmdi: Bir kısım kardeşlerim, “Fakir Adâb, âlimi içtihadı sebebiyle, cahili de cehaleti sebebiyle mazur görür” dediğimde bana serzenişte bulundular. Dediler ki: “Bu, dinin sulandırılmasıdır; sonucu da bid’atçiyi, isyankârı, sapkını ve te’vil yoluyla küfre düşeni mazur görmektir!” Allah’ın tevfikiyle derim ki: Şeyh Ahmed İbn Teymiyye eş-Şâmî’nin (ö. 728 h.) “Ref’u’l-Melâm an Eimmeti’l-A’lâm” kitabını, Şah Veliyyullah ed-Dihlevî el-Hindî’nin (ö. 1176 h.) “Hüccetullahi’l-Bâliğa” kitabını, hocamız Dr. Sâlim Ali es-Sekafî el-Hicâzî’nin (ö. 1430 h.) “Esbâbü İhtilâfi’l-Fukahâ” kitabını ve hocamız Dr. Mustafa İbrahim ez-Zelemî el-Kürdî’nin (ö. 1437 h.) “Esbâbü İhtilâfi’l-Fukahâ” kitabını okuyan kimse — Allah onlara rahmet etsin ve mükâfatlarını kat kat artırsın — onların şu hususta ittifak ettiklerini görür: Âlim, içtihadı sebebiyle mazurdur. Yüce Allah’ın şu sözü sebebiyle: “Onlara güvenlik veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hâlbuki onu Peygamber’e ve aralarındaki yetkililere iletmiş olsalardı, içlerinden onu çıkarıp anlayanlar bilirdi. Eğer Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyardınız.” (Nisâ, 4/83) Yine Yüce Allah’ın şu sözü sebebiyle: “Müminlerin topyekûn sefere çıkmaları gerekmez. Öyleyse her topluluktan bir grup, dinde derinleşmek ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmak için geri kalsın; umulur ki sakınırlar.” (Tevbe, 9/122) Ve yüce ve aziz olan Allah’ın şu sözü sebebiyle: “Rabbânîler ve Yahudi âlimleri, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men etselerdi ya! Yaptıkları şey ne kötüdür!” (Mâide, 5/63) Ve diğer mübarek âyetler sebebiyle… Çünkü ilim talebelerine gizli değildir ki, bu âlim zümrelerinin hepsi içtihatları sebebiyle hataya açıktır; aynı zamanda onlardan açıklama ve beyan, soranlara cevap verme ve isteyenlere öğretme talep edilir. Âlimler yalnızca şu hususta ihtilaf ettiler: Hata eden müctehid bir ecir mi alır, yoksa sadece günah ondan savuşturulur mu? Ben, müctehidin niyeti, ihlası ve hakkı isabet etmek için gayretini ortaya koyması sebebiyle sevap ile ecri birbirinden ayırmaya meylediyorum. O, bu sebeple sevap kazanır; yoksa bizzat hatanın kendisi sebebiyle ecir ve sevap almaz. Buradaki söz her hâlükârda ehil müctehid hakkındadır; ilim ehlinden olmadığı hâlde içtihat eden kimse hakkında değildir. Nitekim çağımızın hükümdarları küçük büyük meselelerde içtihat ediyorlar ve onlar cahildirler. İşte bunlar hiç duraksamadan günahkârdırlar! Cahili cehaleti sebebiyle mazur görmeye gelince; bunun açıklaması şöyledir: Bütün Müslüman toplumlarında, çeşitli fırkalarda yaygın olan şey taklittir! Hanefî, İmam Ebû Hanîfe’yi taklit eder. Mâlikî, İmam Mâlik’i taklit eder. Şâfiî, İmam Muhammed b. İdris eş-Şâfiî’yi taklit eder. Hanbelî, İmam Ahmed b. Hanbel’i taklit eder. Zâhirî, İmam Dâvûd b. Ali el-İsfehânî ve İmam İbn Hazm el-Endelüsî’yi taklit eder. Bugünün Selefiyye çoğunluğu İmam Ahmed İbn Teymiyye’yi taklit eder! Zeydiyye, İmam Zeyd b. Ali’yi ve ona nispet edilen müctehidleri taklit eder! Ca’feriyye, İmam Ca’fer es-Sâdık’ı ve ona nispet edilen müctehidleri taklit eder! İbâdiyye, İmam Câbir b. Zeyd el-Ezdî’yi ve ona nispet edilen müctehidleri taklit eder! Müctehid olmayan kimse mukallittir. Mukallit ise, müctehidlerden birinin mezhebine, onun delilinin ve delaletinin geçerliliğini bilme gücü olmaksızın tabi olan kimsedir. Böyle olan kimse, müctehide nispetle cahildir; aynı zamanda kendi mezhebi itibarıyla âlim olabilir! Bunlara, dine yeni girmiş kimseler, çöllerde yaşayan bedeviler ve küfür diyarlarında yaşayan, din bilgisi az olan insanlar da eklenir! Bütün bunlardan sıkıntıyı kaldırırız, dini öğreninceye kadar onları mazur görürüz; kıyamet gününde hatalarından dolayı Allah Teâlâ’nın rahmetini ve affını umarız; fakat bunu asla kesin olarak söylemeyiz. Çünkü zaruri olarak bilinen dinî bilgileri her Müslüman, azmederse kısa bir sürede elde edebilir. Bu birincisi! İkincisi ve bundan daha önemlisi şudur: Müctehidi hatalı içtihadı sebebiyle mazur görmemiz; onun hatasını onaylamak anlamına gelmez, hatasına susmak anlamına gelmez ve bence asla “Bu Hanefî mezhebinin görüşüdür, şu da Şâfiî mezhebinin görüşüdür; bu mezheplerden birini taklit eden mazurdur!” denmesi anlamına gelmez!? Bilakis biz şöyle deriz: Bu hatadır, bâtıldır veya haramdır; farz edelim ki dört imam bir araya gelip söylemiş olsalar bile, tartışma sadedinde bile yine böyledir!! Ne zaman delili ikame edip engelleri ortadan kaldırırsak, kendisine delil ikame edilen kimsenin mezhebi veya mezhep âlimlerinden bazılarını taklit etmeye devam etmesi caiz olmaz! Bence bunda usul meseleleri ile füru meseleleri eşittir. Bu yüzden, ey okuyucu kardeşim, ben “küfür” lafzını, yalnızca sözü benim içtihadımda katıksız küfür olan kimse hakkında kullanırım! Bu durumda “Bu söz küfürdür ve bir Müslümanın ona tabi olması caiz değildir” derim. Öyleyse dini sulandırmak, mezhep taassubuna saplananların tamamının söylediği şeydir: “Dört mezhepten birini taklit eden isabet etmiştir” derler; hâlbuki her mezhebin münferit görüşleri arasında birçok bâtıl mesele olduğunu bilirler! Bundan daha çirkini, “mezheplerin ruhsatlarını alma” anlamına gelen telfik meselesidir. Nitekim Hanefî olan büyük şeyhlerimizden bazıları bunu benimserdi! En doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Her hâlükârda hamd Allah’a mahsustur. Prof. Dr. Adâb Mahmûd el-Hamş